
Maruf Vakfı İEE Araştırmacıları iftarda bir araya gelirken programa Enstitü Başkanı Sıtkı Abdullahoğlu’nun yanı sıra Prof. Dr. Şakir Görmüş, Prof. Dr. Süleyman Kaya, Prof. Dr. Faruk Bal, Doç. Dr. İshak Arslan, Doç. Dr. Hakan Kalkavan, Doç. Dr. Serhat Yüksel ve Dr. İrfan Ersin de katıldı.
İftar programının ev sahibi olarak selamlama konuşmasını yapan Sıtkı Abdullahoğlu İslam ekonomisi programının içeriğini ve detaylarını anlattı. Öncelikle İslam ekonomisi enstitüsü olarak yapılan tüm çalışmalarda “İslam ekonomisinin inşası gibi bir yüce ideale iklim oluşturmak için bir çaba” niyeti olduğunu açıkladı. Bu niyeti önemsediğini ve azimle sürdürmeyi istediklerini dile getirdi. Abdullahoğlu, sözlerine İslam ekonomisi enstitüsünün ve programının ortaya çıkış serüvenini anlatarak devam etti. 90’lı yıllardan itibaren İslam ekonomisine dair meseleler ve sorular gündeme gelmeye başlamıştı. Maruf vakfı olarak mevcut çalışmalardan ve bilgilerden hareketle birtakım cevaplar verilse de zamanla bu şekildeki genel cevaplar yetersiz kalmıştı. Bu sebeple İslam iktisadı dediğimiz alanı akademik olarak ele alma zorunluluğunu hissetmeye başlayan Maruf vakfı İslam Ekonomisi Enstitüsünü inşa etti. Çok geçmeden bir İslam Ekonomisi Eğitim Programı oluşturuldu. Buna göre oldukça heterojen bir ekip oluşturacak biçimde araştırmacılar alındı ve zaman içinde giderek iyileşen ve gelişen multidisipliner dersler, müzakereler ile atölyelerden oluşan bir program geliştirildi.
Abdullahoğlu’nun sözlerine katkı yapan Vakfın daimi hocalarından Hakan Kalkavan, araştırmacılar tarafından alana katkı yapabilecek yüksek lisans ve doktora tezleri ortaya koyulmasını özellikle önemsediklerini vurguladı. Diğer ön plana çıkan amacın ise İslami bakış açısıyla ele alınan ekonomik meselelerin normatif olarak yönlendirilebilmesi ve mevcut sorunlara çözüm üretimi olduğunu dile getirdi. Sözlerine İslam ekonomisi ve İslami Finans ayrımına dikkat çekerek devam eden Abdullahoğlu, olabildiğince İslam ekonomisi kısmına ağırlık veren nitelikli çalışmaları öncelediklerini belirtti. Sözü devralan Süleyman Kaya, güncel hayatta karşılığı olmayan konuları çalışmanın bir zorluğu olduğuna dikkat çekti. Nassın ekonomik konularda belli ilkeleri olduğunu ve Müslümanların ekonomik hayatlarını bu ilkeler ışığında nasıl düzenlemeleri gerektiğini dile getirdi. İslam ekonomisinin ise bu ihtiyacı karşılayabilecek bir nizam oluşturmaya çalıştığını vurguladı.
Prof. Dr. Süleyman Kaya, “Bugünün dünyasında Müslümanlar ekonomik meselelerine nasıl çözümler üretebilir?” sorgulamasının yapılmasını önerdi. Kendisi bu sorgulamaya “Müslümanların bugünün dünyasına ve bugünün sorunlarına vakıf olmaları; farkında olmaları gerek. Liberalleşmekten ve nassları göz ardı etmekten uzak kalmalılar.” şeklinde bir cevap sundu. Yani Kaya’ya göre Müslümanlar hem bugünü ve bu dünyayı iyi anlamak hem de vahyi iyi anlamak zorunda. Diğer yandan aşırı idealist hareket edilmemesi gerektiğine dikkat çekti. İslam ekonomisi ilkeleri uygulandıkça, eksikleri görüldükçe daha iyisini düşündükçe, zamanla iyi ve daha nitelikli bir sistem olabileceğinin anlaşılması gerektiğini belirtti. Kaya, sözlerini tamamlarken şunları söyledi: “Çok büyük öneriler veya çok idealist İslam ekonomisi yaklaşımları üretiminin ayaklarının yere basması mümkün değil. Daha mütevazi uygulamalar daha mütevazi adımlar ile adım adım küçük küçük tekil tekil kurumlar ile bu sistem daha iyi sonuçlar verir.” Nitekim bugün gelinen noktada konvansiyonel iktisadın büyük bir finansal krize doğru gittiğine dikkat çeken Kaya, bu tür krizlerin yakın gelecekte alternatif arayışlara yol açacağını ve o arayış sürecinde Müslüman toplumların geçmişte başarıyla tecrübe edilmiş olan yerel uygulamalarının bulunmasının dikkat çekeceğini ve değer görebileceğini belirtti.
Sohbet esnasında söz alan Dr. İrfan Ersin, meselenin bir başka boyutuna dikkat çekti. Eskiden İslami finansa ve kurumlarına karşı çok eleştirel ve mesafeli yaklaşırken yakın zamanda düşüncelerinde değişimler yaşadığını paylaştı. Buna göre, aslında sorunun İslami finans kurumlarında olmadığını, temelde insan faktöründe bir sorun olduğunu öne sürdü. Bunu çözmek için ise geçmişteki tecrübeleri dikkate alarak projeler geliştirilmesini gerekli gördüğünü belirtti. Bu hususta Süleyman Kaya katkıda bulunarak tarihi tecrübeyi aslında çok iyi okumanın gerekliliğini vurguladı. Bu noktada Osmanlı’nın iktisadi hayatı düzenlerken neler yaptığını nasıl bir tecrübe ortaya çıkardığına dair bir örnek paylaştı: Yetim malının buluğ çağına kadar işletilmesi meselesinde nasıl yapılacağı tartışılmış ve mudarabe uygulamasına karar verilmiş. Daha sonra Osmanlı’da bir süre bu şekilde uygulanmış fakat yetimlerin paraları bir şekilde hep batırılmış vs.. Bu olaylara binaen sonra ulema yetim malını mudarebede işletmenin yasak olduğuna dair bir hüküm çıkarmış. Dolayısıyla mesela buradan çıkarılacak bir ders olarak, Kaya diyor ki, “biz bugün ortaklıklar yoluyla insanların parasını koruyamıyorsak bu uygulamalarda ısrarcı olmamıza gerek yok.” Ancak sözlerini bugünün sistemi ve teknolojisinin bu tarz sorunları giderebilecek nitelikte olduğu için bazı noktalarda kapılar zorlanabileceğini hatırlatarak tamamlıyor.
Söz kurumlar meselesine gelince sözü devralan Doç. Dr. Hakan Kalkavan, kurumların negatif yönleri olsa da eleştirel yaklaşımlar ortaya konulsa da tümden sırt çevrilmemesi gerektiğine ve herşeye rağen kurumların önemine vurguda bulundu. Kurumlarla hukuki zeminler oluşturup kişilerin ahlaklı olmasının bu sayede geliştirebileceğine dikkat çekti. Kurumsallaşmanın burada en önemli faktörlerden bir tanesi olduğunu belirtti. Kalkavan, şayet bankalar beğenilmiyor ya da eleştiriliyorsa alternatif kurumlar önermenin zorunluluğunu hatırlattı. “Nasıl kurumlar oluşturmalıyız?” sorgulaması üzerine düşünmeyi öneren Kalkavan buna “toplumsallaşmadan kopmadan; ihtiyaçlara cevap olabilecek kurumlar üretmeliyiz.” cevabını veriyor. Serhat Yüksel ise bugün halihazırdaki tabloda kurumların çabalarının yetersizliğinin altını çizdi. Örnek olarak katılım bankalarının müşterilerine sundukları ürün ve hizmet çeşitlerinde -geleneksel bankalara oranla- yetersiz ve memnun edecek seviyeden uzak olduğunu ifade etti.
Sohbetin geldiği noktada meseleye farklı bir açıdan yaklaşan Doç. Dr. İshak Arslan, Müslümanların uzun yıllar bilginin İslamileştirilmesi tartışmaları yaptığını ve bu tartışmaların bir uzantısı olarak Pakistan, Malezya gibi ülkelerde erken dönemde İslam ekonomisi dair hem teorik çalışmaların hem de pratik uygulamaların başladığını dile getirdi. Ancak bunların hiçbirinin yeterince canlanıp yayılmadığını ve zamanla sekteye uğradığını belirtti. Sözlerine iktisatla ilgili gözleminde söylemsel analizlere ağırlık verildiğine şahit olduğunu ekledi. Böyle söylemsel analizlere gerek olmadığını söyleyen Arslan, reklam ve propaganda yaparak ya da talep edilmeyen bir aracı talep edilen bir aracın yanına koyarak servis edilmemesi gerektiğini vurguladı. Buna ek olarak, Müslümanların nitelikli ve her zaman ihtiyacı çözecek şekilde talep edilen araçları üretmek zorunda olduklarını hatırlattı.
Doç. Dr. İshak Arslan, büyük iktisatçıların çoğunun ortak özelliklerinin çok zengin olmaları olduğunu, dolayısıyla da yaptıkları işi çok büyük bir merak duygusuyla yaptıklarını öne sürdü. Çoğunun zaten herhangi bir unvana ihtiyaç duymadıkları için herhangi bir okul bitirmediklerini, salt merak duygusuyla soyut düşünce üretimine yöneldiklerini dile getirdi. Müslüman toplumlarda ise zengin insanların soyut meselelerle, düşünce meseleleriyle uğraşmadıklarını belirtti. Arslan, bunun toplam kalite ile ilgili mesele olduğuna dikkat çekti. Sözlerine bilimin çok büyük yatırımlar gerektirdiğinden garibanlarla yürütülemeyeceğini ekledi. Kurumların ve kişilerin tek tek incelenmesinin gereksiz olduğunu; bunların İslam dünyasının büyük meseleleri olduğunu ifade etti. Sözlerini “İslam dünyasının en büyük avantajı nüfustur. Şayet -yeterli donanım olmadığından- üst düzey fikir üretemiyorsak da nüfus üretebiliriz. Bir sistem inşasında çok büyük düzenlere ve çok büyük ideallere gerek yok. Bu en temelde bir direnç meselesi ve bir inanç meselesidir.” Şeklinde tamamladı. Bu yaklaşıma katkı vermek isteyen Sıtkı Abdullahoğlu, iyi işler nasıl yapılıyor sorgulamasını yapmanın gerekli olduğunu belirtti. Bunu sorgulamayı yapmamanın yeni bir sistem inşasına ve değişimlere ket vuracağına dikkat çekti.
Prof. Dr. Faruk Bal ise İslam ekonomisi ve konuşmayı tekrar İslami finans ayrımı meselesine çekti. İslami finansın pratik tarafı sebebiyle ağırlığın İslami finans üzerinden gittiğini ifade etti. İslam ekonomisinin ise pratik yanının olmadığını ve alanının da kısmen daha dar olduğunu vurguladı. Diğer yandan İslam ekonomisi tarafında ütopik yaklaşımların olduğunu ve alanda çalışanların biraz daha kapitalist hayaller kurduklarını öne sürüyor. Alanın akademisyenlerinin vahiyle sınırlandırılmış tek bir İslam ekonomisi anlayışı ve uygulaması olduğunu zannettiklerini; başka hiç tartışma olmamış, başka modeller uygulanmamış gibi düşüncelere sahip olduklarını söylüyor. Ayrıca çok fazla sol jargondan konuşulduğunu, bunun bir sebebinin de hâlâ sistem olarak bir İslam ekonomisi uygulamasının kurulamaması olduğunu ifade ediyor. Ancak tüm bunlarla birlikte ideal sistem diye bir şey olmadığının da altını çiziyor Faruk Bal. Bunun farkında olarak ayakları yere basan yaklaşımların gerekli olduğunu hatırlatarak pratiğe yönelik teoriden çözümler üretebilen çalışmalar yapmayı öneriyor.
Prof. Dr. Şakir Görmüş ise sözlerine İslam İktisadı ve Finansı alanına dair çalışmaları başlatan isimlerden biri olarak İslam ekonomisine “kim bir hayra öncü olursa arkasından gelecek tüm hayırların sevabını kazanı” ilkesi ile girmiş olduklarına paylaşıyor. Hemen akabinde “Ne için İslam ekonomisi çalışıyoruz?” sorgulamasıyla dikkat çekerek bu meselede 3 ilkede sorun yaşandığını öne sürüyor: İnanç-ihlas-istişare. İnançla ilgili sorun olarak, bu meselenin ne için kim için çalışıldığının farkında olunması; ihlasla ilgili sorun olarak bankacılık uygulamalarında vs arkalardan dolanıldığı, yanlışa, meşru görülmeyen taraflara dahil olunmaması gerektiği, sektörde çalışanların ihlas sahibi olması gerektiği meselelerini dile getiriyor. Diğer bir sorun ise istişarenin yokluğu. Katılım bankalarının akademi dünyasıyla istişare edip nasıl ürünlere ihtiyaç olduğunu anlamalarını gerekli görüyor. Ancak bunu biraz göz ardı ettiklerini, inanmadıklarını ve nihayetinde bir banka olarak kârlarını maksimize etmeyi öncelediklerini öne sürüyor. Yani katılım bankalarının şuanki halinden memnun olduklarını ancak akademidekilerin ve sivil toplum kuruluşlarında bu meselelerle ilgilenenlerin memnun olmadığı dile getiriyor. Katılım bankacılığı uygulamalarının iyiye gitmediklerini ifade eden Görmüş, “Biz murabahayı tartışıyorduk üstüne sukuk çıktı daha da tartışmalı bir ürün; sonra teverruk çıktı.” diyor.
Katılım bankalarının ürün geliştirme yönlerinin çok zayıf olduğunu söyleyen Görmüş, akademisyenlerin ve düşünce üretimi kısmında çalışılanların bu konuda bankaları ya da yetkilileri sıkıştırmaları gerektiğine dikkat çekiyor. Bir örnek ile, Mısırda Ahmet en-Neccar’ın hakkı müktesep karşılığı ilkesi odaklı bir İslami banka kurduğunu ve uygulamasında başarılı olduğunu hatırlatarak günümüzdeki katılım bankalarının bu uygulamayı araştırma, anlama ve toplumumuza uyarlama gibi çabalarının olmamasını eleştiriyor. İslam iktisadı çalışan ve bu meseleleri dert edinenlerin bunların böyle çabaların peşine düşmesi gerektiğini ifade eden Görmüş pilot uygulamalar yapmayı önerdi. Örneğin “İslam iktisadında tüketim fonksiyonu nasıl olmalı?” ya da “İslamda işgücü piyasası nasıl olmalı?” gibi.
Prof. Dr. Şakir Görmüş sözlerini şöyle tamamlıyor: “Eğer bir ülkede sanayi sektörü gelişmeden reel bir üretim yapılmadan finans sektörü aşırı büyüme gösteriyorsa bu büyük bir sorundur. Bir gün patlar. Bu parayla para kazanmaktır. Paya dayalı kitle fonlaması (faize bulaşmadan) çok önemli bir İslami finans enstrümanı olarak kullanılabilir. Riski dağıtıp totalde kazanabilirsiniz çünkü kitle fonlamasında. Birkaç tane başarılı tecrübe olduğu zaman daha sonra kolaylıkla bu enstrümanı yaygınlaştırabilirseniz. Ancak maalesef bugünün dünyasında her zaman siyasette de bürokraside de finans sektörü en dominant sektör ve hep en güçlü sektör olacak şekilde bir sistem kurulmuştur.”