Maruf Vakfı Genel Merkezinde “İslam Ekonomisinin Yeniden İnşası” konulu program Prof Dr. Mehmet Asutay’ın sunumuyla gerçekleştirildi. Programa bir çok akademisyen, işadamı ve alanla ilgili öğrenciler yoğun bir ilgi ile katılım gösterdiler.
Programın açılışında konuşan İEE Başkanı Sıtkı Abdullahoğlu “ İslam Ekonomisinin Yeniden İnşası” adlı bir ana başlık altında öncelikli olarak bu meselenin teorisinin inşa edilmesi hakkındaki konudan bahsediyoruz. Aramızda Asrın İşadamları Derneğinin yönetimi ve üyeleri dolayısıyla işadamları var. Konunun pratiği de onları ilgilendiriyor. Yeni bir inşayı yapmak gibi bir mükellefiyetimiz olduğunu düşünüyoruz. Sonuç itibariyle doğru bir yerde buluşuruz. Pratikte işadamı olarak çalışanlar da akademisyen olarak çalışanlar da İslami bir hassasiyetle bu hayatı yaşamak istiyorlar. Böyle bir sorumluluktan hareketle bu mücadelenin içerisindeler”dedi.
Programda selamlama konuşması için söz alan Maruf Vakfı Başkanı Akif Gürdoğan “ Bugün burada yapacağımız program, inancımız gereği tüm hayatımızı kuşatan bir dinin mensupları olarak ekonomik alanda mükellefiyetlerimiz ve yapabileceklerimiz üzerine faydalı olacaktır. Yıllar önce İslam ekonomisi dediğimizde herkes bir birinin yüzüne “bu da ne” diye bakardı. 30-35 sene önce kelimesini bile telaffuz edemediğimiz bir alandı. Bugün ise İslam ekonomisine ciddi bir ilgi ve istek var. Bu yolda belki ekonominin sosyoloji yönünü de birleştirerek bir Müslüman ticaret yaparken nasıl olmalı? Borç alıp verirken nasıl olmalı? Bunun etik kuralları nedir? Gibi konular ele alınarak gelişecektir. Bizimki sadece bir tohum atmaktır. Bundan yıllar önce atılan tohum konuyu buralara getirdi. Hocalarımızın da dediği gibi bunun teorisini oluşturuyoruz. İnşallah bunu pratiğe geçirecek bir nesil de arkasından gelecektir” dedi.
Prof. Dr. Mehmet Asutay yaptığı sunumda “ İslam Ekonomisi Teorisi’nin birazdan neden “economics” olmadığını İslam ekonomisi dediğimizde neoklasik ekonominin tanımlandığı “economics” e doğru onların tanımladığı ekonomi bilimine doğru bir geçiş var gibi. Onunda düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum ama kolaylık olsun diye “Islamic economics” diyeceğim. İslam ekonomisi konusundaki çalışmaları ne yazık ki yetersiz olması ve tüm yumurtalarımızı İslam bankacılığı sepetine koymuş olmanın riskiyle karşı karşıyayız. Birçok çevrede İslam bankacılığı, tarihin sonu gibi Hegelci anlamda Allah’ın artık kendisini ifade ettiği alan olarak görülmeye başladı. Bu tarihin sonu hikâyesi çerçevesinde ciddi gelişmelerin özellikle de entelektüel ve teorik çalışmaların arka plana itildiği günlere geldik. Bir tarafta İslami finansla ilgili çalışmaların artık Türkiye’de de birçok üniversitede ve idari mekanizmalar içinde etkin olmaya başlaması oldukça pozitif bir gelişme olarak düşünürsekte bunların çalışma mekanizmalarının ve Sermayeyi tanımlamadan var olan sistem içinde kendilerini ifade etmeleri gibi bir realite ile karşı karşıyayız. Yani faiz sadece sermayeyi bir yerden başka bir yere hareket ettirmez postulasında fonksiyonel bir araç olma dışında aynı zamanda bir ekonomi politiğini ifade eder. Ekonomi politiğinde de bir üretim tekniklerini ifade eder. Ancak biz onları sorgulaman neoklasiklerin tanımlamaları üzerinden ne yazık ki İslamizasyon politikaları çalışmalarımızı yapıyoruz. Kısa dönemde bu şekilde devam ettirmenin problem olmadığı ama Müslüman dünyadaki tecrübelerimizden hareket edersek kısa dönemde ürettiğimiz sonuçların sonra uzun dönemde önümüze gelmesi gibi realitelerle de karşı karşıyayız. Dolayısıyla İslam bankacılığı bir tarafta belli ihtiyaçlara cevap verdiği için o konuda çalışmaların devam etmesi gerekirken öbür tarafta belli bir teorik çerçevenin hazırlanması için özellikle yeni nesilinde düşünmesi, çaba sarf etmesi entelektüel işliği yapabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kolay olan kısmının o olduğu kabul ediyorum. Ya da piyasada karşılığı olmayan o. Ama bizim amacımız piyasada karşılık yâda birikim yapmak değil sözümüz var o da Allah’ın rızasıdır. O çerçevede piyasadaki kazanımlardan daha önemli olan ve o kazanımları da önceleyerek çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyorum.
İslam ekonomisi teorisini yeniden inşa etmek derken bazı çevreler “ bunlar çok afaki konuşuyorlar” gibi söylemler geliştirebilirler. Biz burada önemli bir varsayım yapmaya çalışıyoruz. 70’lerde başlamış olan teorik çalışmalarda özellikle neoklasik ekonominin bize dayatmış olduğu fonksiyonları ve tanımlamaları sorgulamadan islamize etme yoluyla oluşturulmuş olan çalışmalardır. Kendilerini tabi ki minnetle anıyoruz. Kurucu Babalar (Founding Fathers) dediğimiz o ateşi yakan ilk jenerasyon bize yol gösteren insanlardır. Ama sadece var olan ile yetinmek Müslümanın kaybı olur. İslam’da amaç bir noktada sona ermek değil sonucunun ne olduğunu bilmediğimiz ama Allah rızası için çalıştığımız bir tezkiye olayıdır ki bizim kendimizin büyümesi, toplumun büyümesi ve oradaki entelektüel pratiklerimizin gelişmesi bağlamında var olan o entelektüel katkının yanında onun da ötesine giderek neler yapabiliriz sorusunu sormamız gerekiyor. Bu bağlamda belki daha otantik olabilecek sahih teorik çalışmalara nasıl geçebiliriz. Biz o jenerasyondan çok daha şanslıyız. O zamanlarda İslam’dan bahsetmek sadece Türkiye’de değil birçok Müslüman ülkede özellikle akademik çevrede oldukça problemliydi. Entelektüel çalışmaların teorik zemin hazırlama ve bunu yaparken de İslam’ın temel prensipleri çerçevesinde farklı bir yaklaşım merkezinde olması gerektiğini düşünüyorum. Yani siz İslami naslar çerçevesinde İslam bankacılığı yaparken var olan kapitalist kurumsal mantık içinde yapmaya çalıştığınız için onların duvarları içine girmek zorundasınız. Kendinizi onun içinde ifade etmek zorundasınız. Hâlbuki onun dışına çıkarak kendimizin oluşturduğu çerçeveler içerisinde ifade ettiğimiz pratikleri geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Belki bir tarafta kısa dönemli çabalar bağlamında var olan içinde kendimizi ifade etme anlamında olsa da uzun dönemde alternatif söylemler önemlidir. Tabi burada alternatif kelimesinin de altını çizmem gerekiyor. İslam ekonomisi bir alternatif derken sanki “konvansiyonel esastır, İslam da ona karşı alternatif” gibi bir algılama oluşabilir. Biz orada alternatifi kullanırken sadece kolay olsun anlamında kullandım. Ama asıl olan hiç kimsenin egemen olmadığı kendisini dayatmadığı bir ortamda İslam’ın diğerlerine alternatif olmak gibi bir derdi yok.
İslam ekonomisini yeniden kuralım derken alternatif dediğimiz zaman aslında o asla fıtrata ki her şeyi yaratanın Allah olduğu ve o çerçevede algılanması gerektiğini baştan söyleyeyim. Dolayısıyla çevremizde baktığımız zaman İslami finansın hâkim olduğunu görüyoruz. Bizi hemen hemen dünyanın her tarafına götürüyor. İslami finansta para ile ilgilendiğimiz için Müslüman olan yâda olmayan herkesle çok rahat arkadaş olabiliyorsunuz. İslami finansın çıkışı 1963’te Mith Gamr’da bir sosyal bankacılık örneği olarak ortaya çıkmıştı. (Literatürde genellikle dünya üzerinde modern anlamda ilk İslâmi bankacılık uygulaması olarak 1963 yılında Mısır’ın Mith Gamr kasabasında Ahmed en-Neccar tarafından kurulan banka zikredilmektedir.) O örnek oldukça önemlidir. Çünkü amacı bağlamında orada bir farkındalık var. O kalkıp bir sermaye birikimi ile uğraşan banka değildir. Tamamen insanların birikimlerini daha aktif olarak kullanarak İslam’ın amaçlarına ki insanın özgürleştirilmesi ve güçlendirilmesidir. İslam ekonomisi dediğimiz şeyin amacı neoklasikte okuduğumuz gibi insanın faydasını ve firmaların karlarını maksimize ettiği bir anlayış değil ama insanların özgürleştirildiği ve güçlendirildiği yani La ilahe İllallah o özgürleştirmedir. Ama arkasından farklı bir ekonomik model anlayışını ortaya koyabilmek için Allah Resulünün Mekke’den Medine’ye Hicreti ile oluşturmuş olduğu toplum o insanların güçlendirilmesidir. Yani Kureyş’in hegemonyasına karşı Medine’de tamamen yeni bir anlayışla paylaşımcı bir ekonomi geliştirme süreci olduğunu görüyoruz. Bir tarafta “La İlahe İllallah” ile kendi politik hegemonyasını oluşturmak ve özgürleştirme işlemi, arkasından insanların güçlendirilmesi ki insanların bir paydaş haline gelmesi için yeni bir ekonomi anlayışı o paylaşımcı ekonominin öne çıktığını görüyoruz. Hepimizin bildiği Allah Resulünün Muhacir ve Ensar arasında oluşturmuş olduğu kardeşlikten hareket edersek İslam Bankacılığı ile ilgili olan o 1963’teki deneme amaçsal bağlamda çok farklıdır. Ancak daha sonra 1974’ten itibaren Dubai İslam Bankasının kurulmasıyla ticari bankacılık modeli gelişmiştir. Müslüman dünyadaki Ticari bankacılık modeli sermaye birikimini amaçlar. Bir tarafta 63 modeli politik anlamda çok önemlidir. 63 modeli doğrudan halkı güçlendirmeye ve paydaş olabilmesi amacındayken 74’ten sonra oluşmuş olan proje şu anda ve devam eden model tamamen sermaye birikimi ve sermayenin hareketliliği üzerinedir. Politik ekonomi bağlamında o fark bizim için çok önemlidir. O süreçte emeklerini sarf etmiş hem akademisyen hem de bankacılık üzerine çalışmış olan büyüklerimize sorduğumuz zaman “neden böyle bir model değişimi oldu” bir tarafta halkı güçlendirmeye çalışan bir model öbür tarafta sermayeyi güçlendirmeye çalışan bir model neden böyle bir farkındalık oldu. 74’te neden o model üzerinde devam edilmedi sorusu. Tabi aslında onun cevabı da açık. Mith Gamr başarısı yüzünden halkı güçlendirmeye çalıştığı için Mısır rejimi tarafından kapatılmıştı. Büyüklerimizle konuştuğumuzda 74’te Müslüman dünyada hiçbir kimseye “bakın biz alternatif bir bankacılık yapacağız. Allah’ın sözü olan insanların güçlendirilmesi ve özgürleştirilmesi projesine katkıda bulunacağız” diyemezdiniz ve anlatamazdınız. Dolayısıyla “en azından insanların finansal olarak dışlanmasını engellemek için murabahaya dayalı İslam bankacılığı modelini ticari bankacılık olarak geliştirdik” derler. Tabi bu kısa dönem olarak düşündükleri bir projedir. Çünkü ileride Müslüman dünyada ekonomi politiğin değişmesiyle farklı bir sistem anlayışı geliştirmeyi düşünürken ne yazık ki artık o bizim tarihimizin sonu olmuş gibi algılanmaya başladı. Birazda bundan bahsetmek istiyorum. Yani tarihimizin sonuna nasıl geldik. Bizim İslam ekonomi politiği dediğimiz şeyin amacı insanın özgürleştirilmesi ve güçlendirilmesiyken dolayısıyla bir toplumsal transformasyon olayı ekonomi sosyolojinin de dediği o transformasyonu sağlamak amacı varken şu anda artık bizim geldiğimiz noktada sadece sermayenin hareketliliği üzerinden giden bir bankacılık var. İslam bankacılığı amaçsal olarak böyle derin bir amaca sahipken bugün geldiği noktada tamamen farklıdır. Burada da tanımların yapılmamış olması ki yeniden inşa edelim derken onu vurgulamaya çalışıyoruz. Çünkü tanımlamalar yapılmadan var olan uygulamalar, bankacılık uygulamaları alıp bu tarafta fıkıh yoluyla İslamlaştırılınca tanımlamalar yapılmadı. Örneğin sermaye, emek, çevre nedir? Gibi. Dolayısıyla üretim teknikleri dediğimiz şey kapitalist üretim tekniklerini ve tanımlamalarını alarak onun üzerinden yeniden fıkıh yoluyla A B’ye satarsa ne olur? Haram mıdır helal midir tartışmaları içinde kendimizi sıkıştırdık. Bu bağlamda dediğim gibi var olan kurumsal mantık içinde kendimizi ifade edecek şekilde onun içine sıkışmaya çalıştık. Fıkıh hocalarımızın verdiği fetvalarla onların ne kadar moral olduğu konusunda ciddi endişeleri olan birisi olarak İslam bankacılığının devamını görüyoruz. İslam bankacılığı ne olmalıdır ki burada da banka kelimesi bizim için önemlidir. Dünyada konuşulan diller içinde banka kelimesinin karşılığı bankadır. Buda bize bankanın organik olarak her bir toplumun bir parçası olmadığını ifade etmesi bağlamında önemlidir. Çünkü ekonomi kurumları, finansal kurumları beklenen her bir toplumun kendi dinamikleri içinde biraz önce bahsettiğim kendi ekonomi sosyolojisi içinde ürettiği kurumlar ve uygulamalar olması gerekirken moderni tenin hakim olmasıyla bütün toplumlar kendi değerleri dışında tamamen kendilerine dayatılan bir kurumsal yapıyla karşı karşıyalar. Burada önemli olan daha önce neden İslami dünyada bankacılık denen bir kurum ortaya çıkmamıştır. Çünkü Müslümanların üretim teknikleri farklı olan bir ekonomi politiğe sahip olmaları yüzündendir. Edward Said’in dediği gibi “Batıda şu kurum var. Dolayısıyla o kurum doğuda yâda Müslümanlarda olmadığı için siz kalkıp Müslüman dünyanın geri kalmış olduğunu söyleyemezsiniz.” O sizin dayatmanızdır. Müslümanlar kendi dinamikleri çerçevesinde çok farklı kurumlar üreterek kendi medeniyetlerini başarılı şekilde temsil edebilmişlerdir. Müslümanın ekonomi politiğinde sermaye biriktirmek gibi bir dert olmadığı için ve kurumsal olarak onu ifade etmek gibi bir derdi olmadığından bankacılık gibi bir hizmeti geliştirmek gibi bir derdi de olmamıştır. Bu tamamen kendi ontolojisinin gerektirmesi çerçevesinde sermaye nedir, emek nedir, toprak nedir tanımlamalarının farklı olmasından kaynaklanan bir şeydir. Eğer fonksiyon olarak ifade edecek olursak İslam ekonomisinin amaç fonksiyonu nedir dediğimiz zaman bu sorunun yanıtı felahtır. İnsanın hem bu dünyada hem de ahirette felaha ulaşması ve bu çerçevede ihsanı merkeze almasıdır. İhsan toplumda dengeyi sağlayabilme sürecidir. Olanların olmayanları da güçlendirmesi sürecidir. Aynı Mekke’den gelenlerin Medine’de ortak edilmesi ile güçlendirilmesi gibi. Felah insanın daha sonra toplumsal felahta ihsan yoluyla yaparak güçlendirme projesidir. Dolayısıyla belli bir şekilde özgürleştirici ve güçlendirici bir politikadan bir amaç fonksiyonundan bahsettiğimiz İslam ekonomisi aynı zamanda bir İslam sosyal formasyonunu da gerektirmektedir. Her toplumun bir sosyal formasyonu vardır. O sosyal formasyonun oluşum süreçleri var. Bizde de ontolojik olarak Kur’an’dan hareketle bir İslam sosyal formasyonu ve o sosyal formasyonun ürettiği organik onun içinden çıkmış bir ekonomi anlayışı ve ekonomik ilişkiler ağından bahsederiz. Dolayısıyla Polanyi’nin büyük dönüşüm kitabında da anlattığı gibi market ekonomi herkese dayatılmıştır. Ama toplumların tarihsel süreç içinde kendi sosyal formasyonları içinde çıkmış ekonomi var. Ekonomi toplumun değer yargıları içine gömülüdür. Neoklasiklerin dediği gibi değer yargılarıyla ilgili değil tamamen değerlerden bağımsız olması mümkün değildir. Zaten neoklasiklerin bize dayattığı kapitalist değerleri ifade eden bir ekonomik sistemdir. Ne yazık ki öğrencilerimize okuttuğumuz ekonomi değerlerden bağımsız değildir. Böyle olduğu zaman neoklasikler bağlamında bile bir İslam ekonomisi, bir Hristiyan ekonomisi, bir Yahudi ekonomisi aynı şekilde meşrudur olmalıdır. Kendi ontolojisi içinde gelişmiş olan değişik ekonomiler yani bir tarafta dünyada insanların kendileri politik olarak ifade etmesinden bahsederken ekonomik ve hukuki olarak farkındalıkların da kabul edilmediği bir demokrasiyi düşünmek oldukça anlamsız. Kendi içinde tamamen asimetri oluşturan bir yaklaşım. Buradan baktığımız zaman İslam ekonomisinin, İslami finansın yapması gereken bu amaçsal fonksiyonlar içinde çalışarak kendisini ifade edebileceği özgürleştirici, güçlendirici ve bunu yaparken şahsın felah peşinde gittiği finansal ve ekonomik aktivitelerle kendisini hem bu dünyada hem de öbür dünyada felaha ulaştırabileceği tanımlamaların yapıldığı bir İslam sosyal formasyonunu, İslam toplumunun ürettiği organik gömülü bir ekonomik sistem anlayışından bahsediyoruz. Dolayısıyla İslami finans bunları yapmadığı için problem var. Özellikle milli devletlerin ortaya çıkmasıyla bu bağlamda Pakistan’ın kendisini İslam devleti olarak tanımlamasından sonra nedir İslam tartışması içinde onun bir ekonomik yansıması da olmuştur. Nedir ekonomisi işte Mevdudiye atfedilen ki İslam ekonomisi tabirini Mevdudinin Pakistan’ın manevi kurucu babası onun ilk defa kullandığı ifade edilir. Orada bir dünya görüşü söylemi vardır. Ekonomide o dünya görüşünün bir uzantısı olarak ifade edilmiştir. Bu bağlamda var olan hegomonik sisteme karşı geri fıtrata gitme bağlamında İslam ekonomiyi nasıl algılar, nasıl düzenler. İlk jenerasyonu okuduğumuzda her ne kadar kendileri sistem tabirini kullanmamışlarsa da bir sistem referansı vardır. O sistemin temelinde hem insanın hem de diğer paydaşların haklarını alabildiği bir yaklaşım vardır. Başlangıç noktası, örneğin hayat bir hak mıdır yoksa bir lütuf mudur? Tabi ki lütuftur. Zira hak aydınlanmacı felsefenin bize söylediği insan tanımının uzantısıdır. Dolayısıyla siz hak olarak aldığınız zaman neoklasik ekonomiye gelirsiniz. Çünkü her şey sizin hakkınızdır. O zaman emeği de çevreyi de sömürürsünüz. Modernite size ne demiştir: “ ne kadar sömürürseniz kendi karınızı maksimize ederseniz o kadar etkin noktadasınız, başarılısınız, rasyonelsiniz.” Ama lütuf olduğu zaman ki İslam’da lütuftur. Artık siz hiçbir şeyin sahibi değilsiniz. Size verilen her şey Allah’ın lütfudur. Ontolojik olarak farklılığı hemen görebiliyoruz. Böyle olduğu zaman artık siz kalkıp burada aydınlanmacı felsefenin ürünü olan neoklasik ekonominin kavramlarını hiç sorgulamadan alırsanız İslamileştirme konusunda ciddi problemler oluşur. O tanımlamaların lütfun uzantısı olarak yapılması gerekir. Onun içinde bir İslami sosyal formasyon ve üretim tekniklerinin oluşturulması gerektiğini ifade eder. Bu bağlamda 1940’lardan sonra o kimlik arayışı, onun önemi ve arkasından insanların özgürleştirilmesi, güçlendirilmesi projesi çerçevesinde Polanyi’nin tabiriyle insanın, sermayenin, emeğin, toprağın bütün paydaşların kurtarılabildiği bir hareket olarak İslami ekonomik hareketi ortaya çıkmış bir yapıdan bahsediyoruz. Bunun temelinde de bir sistem fıtrat gereği İslam’ın sözünü ettiği o fıtrata doğru bir gidiş vardır. Yapılmak istenen insanı ve diğer paydaşların refahını aynı şekilde göz önüne alan sadece sermayenin hegomonyası altında yada sosyalizmde olduğu gibi emeğin hegomonyası altında olmayan ama adaleti gözeten ve her birisinin hakkını ihsan mekanizması içinde ve dengelenmiş bir toplum içinde vasat ümmet bağlamında düşünen bir üretim tekniklerinden bahsediyoruz. Burada o zaman İslam ekonomisinin çıkarken yapmaya çalıştığı var olan toplumsal düzeni İslami sosyal formasyon bağlamında tekrar ifade edebilmektir. Sosyal formasyon dediğimiz şey ise toplumun nasıl organize olduğudur. Sermaye nedir, emek kimdir, kim neye sahiptir. Sosyal formasyon derken o tür soruların verildiği ve o çerçevede toplumun tekrar organize edildiği bir yapıdan bahsediyoruz. Burada olay sadece sermayenin bir yerden bir yere nakli değil aynı zamanda o yapılırken İslam’ın fıkıh yoluyla nasıl enstrümantalize ettiği olay değil dolayısıyla bunu A B’ye satıyor orada helal C’ye satarken orada problem var. Var olan bankacılık uygulamasını bu şekilde yapmak değil ama tamamen yeniden ürete bilinen bir mekanizmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla soru sadece sermayenin bir yerden bir yere aktarılması ve “transaction” dediğimiz o sermayeye bağlı bir yaklaşım değil aynı zamanda bir toplumsal değişimi esas alır. İşte burada farklılıklar kendisini ciddi şekilde ifade eder. Yani bir tarafta hak olarak alınan ve o çerçevede aydınlanmacı felsefenin ürünü olan bir ekonomi anlayışı ve onun kendisini tanımladığı metodoloji öbür tarafta lütuf üzerinden giden ve her şeyin kendisine verilmiş olduğunu bu bağlamda var olanın lütuf olduğu hak olmadığı yeni bir paradigmadan yeni bir sistemden bahsediyoruz.