İnsan ve Ahlak

maruf vakfı haberler

              Maruf Vakfı İslam Ekonomisi Enstitüsü’nün Lisansüstü Eğitim Programı çerçevesinde  Yüksek Lisans Öğrencilerine yönelik düzenlemiş olduğu seminerin konusu “İnsan ve Ahlak” hakkındaydı. Seminerde sunum yapan Doç. Dr. İshak Arslan;

              “Burada klasik ve modern olarak adlandırılan çok büyük tartışmalı iki kavram var. Ama biz bunu düşünce tarihini, dünya tarihini öğrenmek maksadıyla yapıyoruz. Tabi ki buna klasik diğerine modern demek kolay değil. Bütün bunları anlatırken tam da görünemeyen bir çerçeve var. Marshall Hodgson’ın “İslam’ın Serüveni” kitabından aldığımız zaman çizelgesinde insanlık tarihi on binden önce başlatılıyor. Sonra tarım çağı geliyor, üç binlerde de şehirleşmeler başlıyor. Eksen çağlar ve eksen çağlar sonrası dediği iki dönem var. Sonra İslam dediği bir dönem var. İslam’ı ayırmıştır. Nerede ayırmış günümüz dediği dönem biz şimdi teknik çağdayız. Oraya tam eklenmemiş ama yok da olmamış. Modern dediğimiz benim nezdimde teknik olan günümüz kısmıdır. Klasik dediğimiz ise eksen çağlardır. Eksen çağlardan kastımız da şu; milattan önce 800. yıllarda başlayarak Helenistik çağa kadar olan kısımdır. Bu meşhur bir tabirdir. Bu dönemde kadim medeniyetlerde aynı anda büyük bir mistik, felsefi ve dini uyanış meydana geliyor. İnsanlık tarihi büyük bir dönüşüme uğruyor. 17. yüzyıla kadar da klasik dediğimiz bu dönem devam ediyor. Klasik’ten Modern’e hızlı bir akış var. Klasik dönemde Platon, Aristoteles özellikle merkezde; daha sonra İslam’ın klasik çağı başlıyor. Tabi burada şu soru var: İslam’ı moderne mi ekleyeceğiz yoksa klasiğe mi ekleyeceğiz? Çünkü İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıktan sonra gelen en modern, en çağdaş ve en yeni dünya dinidir. Peki, İslam modern midir yoksa klasik midir? Ben şahsen İslam’ı klasiğe katma taraftarıyım. İslam’ın klasik çağı miladi 8.yy ile 13.yy arasıdır. Tabi ki Kur’an ve Sünnet ’in tedvin edildiği ilk yüz-iki yüz yılı kastetmiyoruz. Orada ontolojik kökeninin inşası var. Klasikleşmek demek bütün diğer medeniyetlerle yüzleşmiş; kurumsallaşması meydana gelmiş kelam, felsefe, tasavvuf ekolleri ortaya çıkmış ve meyvelerini vermeye başlamış bir hayat tarzı olarak küreselleşmiş; evrenselleşmiş bir hayat formunu, bir dünya görüşünü kastediyoruz. Bu yönüyle Dünyada 8 ile 13.yy’lar arasında bütün medeniyetler açısından genel çerçeveyi belirleyen hukuktan siyasete İslam medeniyetidir. 8. yy’den önce ontolojik olarak temel bir nüve var ama henüz evrenselleşmemiş ve bu anlamda neşvünema bulmamıştır. Daha sonra hızla Rönesans geliyor. Burada dönüm noktası 17.yy’da meydana gelen bilim devrimidir. Modern ve klasiği ayıracak bir ayraç bulacaksak, bu bilim devrimidir. Daha sonra aydınlanma devrimi, pozitivizm, modernizm ve postmodernizmdir. Aşağı yukarı tüm dünya tarihini bu resimde görmüş olduk. Tabi ki bizim konumuz klasikten moderne, insan ve ahlâk konusunda genel bir çerçeve çizmek ve belli noktaları sizlere göstermektir. Klasikte tavsiye edeceğim kitap, Ömer Türker ve Halil İbrahim Üçer’in uzun süre devam eden insan ve ahlak çalışmalarının sonunda “İnsan nedir? İslam Düşüncesinde İnsan Tasavvurları” adlı eserleridir. Burada klasik İslam tasavvurları nedir diyene güzel cevaplar var. Modern’i anlatan kitap ise “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi” dir. Bu kitaba bakarak klasik ile modern arasındaki farkları görebilirsiniz.

Bugün  şu üç konuda notlarımı paylaşmak istiyorum: Klasik dönem deyince bir kere sistematik felsefe yani Platon ve Aristoteles düşüncesini hesaba katmamız gerekir. İster Müslüman isterse Hristiyan olsun, bütün büyük çerçeveleri belirleyen bu gelenek yani Helenistik dönemle birleşmiş antik Yunan  anlayışı ki bizim gibi onların zihinlerinde ayrımlar yoktu. Çok rahat bu iletişimleri kuruyorlardı. Klasiğin özünü oluşturan nüve budur. Ben buna İslam’ı da katıyorum. Çünkü İslam düşüncesi, Platon, Aristoteles ve yeni Platonculuğu çıkartırsanız kolay kolay anlaşılamayacak bir düşüncedir. Bunların ortak özelliği şu; çok temel özel bir insan anlayışı var. Bu insan anlayışına bağlı olarak da bir ahlak anlayışları var. Temelde klasik insan tüm sistemler için söylüyorum. Hint medeniyeti, Çin medeniyeti, İslam medeniyeti olsun klasik dediğimiz bütün insan tasavvurlarında ortak nokta; insanın diğer varlıklardan farklı olarak, bir öz taşıdığı ve bu özün doğaya ya da yeryüzüne ait olmadığı, bu özün dışarıdan geldiği fikridir. Yani bütün klasik medeniyetlerin insan tanımını yaparken insanî cevherin aşkın ve ilahî olduğu fikridir. Özü ve kaynağı itibariyle insan dediğimiz cevher doğaya ait değildir; aşkın bir nitelik taşır. Böyle olduğu içinde insanın sorumlulukları vardır ve bunu biz ortalamada “erdem ahlakı” diye anlatıyoruz. Madem insanın böyle bir hususiyeti var. O zaman insanın kendisiyle mütenasip erdemleri donanması gerekir. Böyle olursa da insan tekemmül eder. En yüce varlık olur, yetkinleşir. Bu, en üst manada yine Aristoteles de vardır. İslam geleneği bağlamında söylersek, insan için sizce en uzak, en yüce hedef ne olabilir?  O da tanrıya benzemektir. Felsefenin tanımı da tam olarak budur. Buna teellüf diyoruz ya da teşebbüh billah. Ayetlerde de var: Yürüyen ayağı, işiten kulağı, gören gözü olmak dediğimiz makam budur. Yani yeryüzünde yaşıyorsun, uzay-zaman içindesin bir sürü kusurlarla malulsün; insan bu. Ama yine de Tanrı gibi yaşıyorsun; ideal de bu. Onun için bu dönemde erdem ahlakı ve erdemlerle donanma çabası var. Bunun ekonomik, siyasal, estetik ve sanatsal faaliyetlerini siz düşünebilirsiniz. Moderne gelince burada iki farklı aday var birincisi Kant’tır. Artık bilim devrimi yaşanmış, Hristiyanlık nezdinde o kutsalla yeryüzünün arası kesilmiş ve modern bir dünyaya doğmuşuz. Kant’ın bütün arayışı “Hristiyanlıktan boşalan bu büyük boşluğu nasıl doldurabiliriz?” sorusuna cevap bulmaktır. Artık Hristiyanlık bunu başaramıyor. Bunu doğrudan doğruya insan aklı ve ahlakı ile yani göklerden ilahi bir yardım almaksızın Kant bunun peşindedir. Kant bunun mümkün olduğunu söyler. Biz salt kendi aklımızla -Peygamberin ya da vahyin yardımıyla değil- evrensel ve mutlak bir insan tanımı yapabiliriz. Buna bir ahlâk teklif edebiliriz. Onun için moral temelli bir kavramdan bahsediyor. İkincisi de Anglosakson geleneğinde ortaya çıkan ve şu an dünyada giderek yerleşen Bentham ve Mill’in hedonist ahlâkıdır. Bunun da çok güçlü ve avantajlı yönleri olduğu gibi riskli yönleri de var. Hepsini de bir bütün olarak eleştireceğiz ve konuşacağız. Yani benim bugünkü çerçevem, bu üç insan anlayışı ve ahlâk anlayışı hakkında konuşmaktır. Sizinle çerçevemiz budur.

            Zaman kaybetmeden biraz Aristoteles ve Platon’a bakalım. Malumunuz Aristoteles’te yeryüzü ile gökyüzü arasında keskin bir ayrım vardır. Aristoteles’te yukarısı formlar dünyası (hiç değişmeyen sabitler dünyası), aşağısı (sürekli değişip bozulan ölümler dünyası) ise formlar ve idealar dünyasıdır. Onun için aşağıda bilgi olmaz. Kaybolup giden gölgeler dünyası olduğu için burada ancak sanılar olur. Bilgi, hiç değişmeyen alanlarda yukarıdaki idealar dünyası ile ilişkili olabilir. İnsanın görevi şudur; insan aslında idealar dünyasından gölgeler dünyasına düşmüş bir varlık olduğu için, aşağıdaki gölgeler dünyasına takılı kalmamak ve yukarıdaki ideaların en yücesi olan “iyilik” dediği—ki bu daha sonra Tanrı’ya dönüşecektir—O’nu görmek ve müşahede etmektir. İnsanın rolü, vazifesi budur. Bunu yapabilir mi? Kolay değildir ama yapabilir. İşte kendisi de dâhil –büyük filozofların “Sofos” dediği—büyük filozofların bunu başardığını söyler. Diğerleri de bunu başaramasa bile buna çaba gösterir. Filosofos, bilgelik sevgisi demektir. İnsana yüklenen vazife budur. Aşağıda takılıp kalmamaktır. Aşağıda takılıp kalan mağaradaki insan gibi karanlıkta kalan bir mahkûma benzetilir. Bu gölgeleri aşıp gerçekleri gören kimse de aydınlanmış insana tekabül eder. İşte insanın dünyada vazifesi budur. Bununla ilgili bir sürü teorileri vardır. Sadece insanla kalmaz. Çünkü tek başına bu da tartışmalı bir konudur. Acaba bir insan erdemli bir şekilde bu dünyada yaşayabilir mi? Hint dinlerinde, Çin dinlerinde bunun mümkün olduğunu söyleyenler var. Mesela Buda böyledir. Buda ağacın altında oturup kalmış bir adamdır. Tebliğ de yoktur. Diğerleri onun peşinden gelmiş gelmemiş çok da önemli değildir. Fakat Platon’un sisteminde ve klasik sistemde bir insanın erdemli bir şekilde yaşamasının bir anlamı yoktur. Gerçek erdemli ve ahlaklı bir birey ancak erdemli bir toplumda yaşayabilir ve neşvünema bulur. Erdemli bir toplum yoksa bir kişinin erdemliliğinin bir kıymeti yoktur. Erdemli bir toplum da erdemli bir devleti gerektirir. Erdemli bir devlet olmayınca erdemli bir toplum olmaz. Erdemli toplum olmayınca erdemli insan olmaz. Platon’un devlet kitabında bu mekanizma açıkça görülmektedir. Tek bir bireyle devlet arasında bir bağlılık, karşılıklılık kurulmaktadır. O da insan ve devlet üç büyük sınıfa ayrılır. Birincisi akıldır yukarıda bu soyut ve küçük bir kuvvedir. Bütün bir bedeni ve iştihayı yönetir. İkincisi insanın hırslarıdır. Bu daha çok bizim kültürümüzde kuvveyi gazabiye diye çevrilir. Ordu, asker, savaşma bunlarla alakalıdır. Yani kaba kuvvettir. Üçüncüsü yeme, içme gibi şehvettir. Burada insanın vazifesi bu şubeler arasında bir harmoni ve bir bütünlük kurarak sağ salim bu bedeni idare etmektir. Bu klasik sistemde devlet de böyledir. Burada da en yukarıda yönetici akıl vardır. Azınlık bir sınıftır. Bunlarsız o kaba kuvvetin de arzuların da hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü, bu akıl olmayınca insan hayvana döner. Ama akıl da tek başına bir şey ifade etmez. Çünkü aklın emir verip yerine getirmesi için birtakım melekelere ve araçlara ihtiyacı vardır. Onun için devlette de bu üç sınıfın yani yönetici akıl sınıfının, koruyucu asker sınıfının ve çalışan üreten çiftçi ve diğer köle sınıfının bir harmoni içinde yaşaması gerekir. Eğer bu harmoni bozulursa anarşi ve kaos olur. İdeal toplum, bu bütünlüğü kurabilenlerden oluşur. Bu bütünlük kurulabilirse ona göre bu bütünlüğü kurabilecek ve devleti yönetme hakkına sahip olanlar bilge filozoflardır. Yani kendisini de işin içine katmakta. Ve yönetimi bize verin demektedir. Erdemli insan tanımı bu sistemde bir toplumu ve devleti gerektirmektedir. Diğer türlü yozlaşma olur; Adalet elden giderek zulüm ve baskı olur. İnsanın  tek başına evinde ya da dağın başında yaşamasının böyle bir toplumda kıymeti yoktur. Çünkü insan acizdir ve hiçbir kötülüğe mâni olamıyordur. Kötülüklerin def’i iyiliklerin celbi için topluluk ve devlet mekanizmasına ihtiyaç vardır. Aristoteles’te ise daha farklı bir sistem var. En aşağısı yokluk dediği maddedir. En yukarıda da varlık dediği Tanrı vardır. Yani Aristoteles’te madde ve Tanrı arasında bütün varlık skalası vardır. Yokluk da bir potansiyelden başlıyor. Minarellerden bitkilere geliyor. Ondan sonra insan tam ortadadır. Çünkü insan bir yönüyle dört unsurdan ve sıvıdan oluşur. Buna İslam düşüncesinde ve Yunan geleneğinde mizaç teorisi denilmektedir. Yukarıda da göksel varlıklar ve manevi varlıklar başlamaktadır. İnsan tam arada olan bir varlık. Bir yönüyle maddi unsurlardan oluşuyor. Bir yönüyle de akıl ve formu yukarıdan geldiği için tam bu buluşmanın ortasında insanın maddi tarafı aşağı çekiyor. Form ve akıl kısmı yukarı doğru çekiyor. Bu insanın içerisinde bir çatışma doğuruyor. Felsefenin ve akıllı insanın görevi bu uyumu yakalamaktır. Burada mesela, Aristo her şeyi cevher kavramından başlatmış ve önce cismi olan ve olmayan diye ayırmış sonra cansız, canlı diye ve duygusuz, duygulu diye ayırmıştır. Aristo’ya göre duygulular akıllı ve akılsızlar diye ikiye ayrılıyor. “İnsanun hayavanun natukun”; insan nutkiyet sahibi bir hayvandır. Bütün insan fikri bu zincir içerisindedir. Bu zincire göre her türlü varlığı tanımlayabilirsiniz. Bu, modern klasifikasyon sistemine kadar devam etti. Mantık da felsefe de bilimler de bunu aldı. Temelde potansiyel dediği yokluk aktüel dediği varlık arasında bütün bu oluşlar varoluştur ve her cisim doğal yerine ulaşmaya çalışır. Mesela Aristoteles sisteminde taş niye düşer? Çünkü toprak elementi evrenin merkezinde olduğu için kendi doğal yerine ulaşmaya çalışır. Ateş niye yukarıya çıkar? Çünkü ateş elementinin katmanı yukarıda olduğu için o da kendi yerine ulaşmaya çalışır. Peki, İnsanın yeri neresi? İnsan şimdi arada duruyor ama asıl olarak kafeste durmaktadır. İnsan dediğimiz işte o cevherdir. Cevherin yeri neresi sorusunu sorarsak; yukarısı yani Tanrının katıdır. O bir an önce oraya ulaşmaya çalışır ama aşağıdaki kuvveler onu tutarlar.. Onun için insanların görevi aşağıdaki elementlerin ve diğer maddi varlıkların, arzuların, hırsların vb. yönlendirmesinden olabildiğince kurtarıp o son nefeste yukarıya çıkıp kendi yerine gidene kadar bu emaneti korumaktır. Dolayısıyla bu denklem mükemmelleşme sistemidir ve her cismin Aristoteles sisteminde bir gayesi vardır. Mesela bu sistemde bir tohumun gayesi nedir? Mükemmel bir ağaç olmaktır. Yumurtanın gayesi bir tavuk olmaktır. Tekrar tavuk olunca bu çevrim yumurtaya döner. Aristoteles’in sisteminde bu çevrim hep devam eder. İnsan ne olacak sorusunu sorarsak; insan aşağıdaki maddi bileşenlerle birlikte beşer olarak doğmuştur. Onun vazifesi de mükemmel bir insan olmaktır, yani yetkinleşmektir. Bunu nasıl yapacağına gelince, insanın bazı yetenekleri vardır. Bu yetenekleri uygun şekilde kullanması gerekir. Bu, Aristo’nun  altın orta dediği şey yani ifratın ve tefritin her zaman ortasında bulunmaktır. Kıvamını tam olarak yakalamaktır. Buna vasat denilir. Bu Arapçada yanlış anlaşılmaktadır. Vasat, altın ortadır. “Ümmetün Vasatun” da budur. Yani alelade bir ümmet değildir. Bu, olabilecek en iyi kıvam demektir. Örneğin yiğitlik erdeminin ortası nasıl bulanacaktır? Kişi en ufak bir hadisede kılıcı çekip ortaya çıkarsa ahmak olmuş olur. Yine en ufak bir olayda dönüp kaçarsa da korkak olmuş olur. Yiğitlik nasıl bulunacaktır? Ahmak da korkak da  olmayarak bulunur. Yani yerli yerinde direnç göstererek ve yapılması gereken ne ise gereğini yaparak bulunur. Bu yiğitliktir. Yani altın ortayı bulmak gerekmektedir. Bu sistemde, insan her erdemin altın ortasını kendisinde bulduğunda  yetkin bir insan olacaktır. Altın orta bulunduğunda  ne olur? Mutluluk elde edilmiş olur Mutluluk da yine  yanlış anlaşılan şeylerden biridir. Bu, greklerin “yudomonya”  dedikleri “mutluluk” bizde saadet diye çevrilmektedir. Bütün bunlar gerçekleştiğinde  saadetli bir insan olunur. Bu keyifli ve haz duyan anlamında değildir. En yüce şey ve hayatın gayesi saadetli olmak fikri, İslam’ın da dâhil olduğu bütün klasik geleneklerin ortak gayesidir. Kant buna itiraz eder. Hedonistik ahlak ve insan anlayışı da buna itiraz eder. Çünkü bu  biraz çıkarcı bir durum olarak görülür. Neden bu işleri yapıyorsun? diye sorulan bir insan mutlu olmak için cevabını verecektir. Hâlbuki Kant ahlakı mutluluğa öncelemektedir. Kant şöyle demektedir:  “Biz mutlu olmasak da her zaman ahlaklı olmalıyız.” Kant’ın çok ayrı bir mantığı ve sistemi vardır. Ama Aristoteles, Platon ve İslam’ın da dâhil olduğu bu çerçeve devam etmektedir. Hristiyanlıkta bu anlayış bazı değişimlere uğramıştır. Hristiyanlık sisteminde insan mükemmel olmalıdır anlayışı olduğu bilinmektedir.. Hristiyanlığa göre insan dünyada mükemmel olamaz. Kişi çok uğraşsa da olmaz. Çünkü Hristiyanlığa göre insan “original sin” denen ilk günahla doğmuştur. Yani insan günahkâr doğmuş bir varlıktır. Bu suç ve günah katiyen silinmez. İslam ise tam aksi bir iddia içindedir. İslam’a göre insan, fıtratı üzere temiz doğar. Dolayısıyla, İslam’ın buna göre bir insan ve ahlak anlayışı vardır. “Peki, Hristiyanlar kendi anlayışları içinde ne yapacaktır?” sorusu sorulduğunda cevap şudur: İnsan, Hristiyanlık anlayışında suçlu, günahkâr ve kirli olduğundan bu dünyadaki bedenini öldürecek ve Hz. İsa’nın bedeninde yaşamaya başlayacaktır. Hristiyanlar  için iman demek İsa’nın gelişine ve İsa’nın Tanrılığına inanmak demektir. O inanç başladığında insan yeniden doğar. Buna inanmayanlar  kirli bir insan olarak yaşar. İsa’da yaşayacak olan için bunun ritüelleri vardır. Yani kişinin İsa ile buluşması gerekir. Bunun doğrudan yolu da onun kanına ve etine dönüşmektir. Kişinin kendi bedenini iptal edip İsa’ya dönüşme çabasıdır. Başka türlü yetkinleşme olmaz. Ayrıca bu dünyada Platon’un dediği, Aristoteles’in önerdiği gibi yetkin bir toplumun ve yetkin bir devletin kurabilmesi mümkün müdür? Kurulamaz. Onun için Hristiyanlığın bir şeriatı yoktur. Peki, ne yapılması gerekir?  İlk olarak pratiğin alanı imparatora bırakılır ve cari rejimler devam eder. Ama bu arada İsa’nın dönüşü beklenir. Çünkü bu işi yapacak olan İsa’dır. Çünkü  kusurlular ve ölümlüler bu işi yapamaz. Ancak mükemmel bir varlık; yani Tanrının kendisi bunu yapabilir. Dünyaya geri dönecek, yetkin toplumu kuracak inanan insanlar da ona yardımcı olacak.. Amerika’da insanlar bu anlayışa yardım etmek için fon toplamakta ve İsa’nın dönüşü için hazırlıklar yapmaktadırlar. Amerika’da bütün Evanjelikler böyledir. Türkiye de bundan geri kalır değildir. Bu enteresan bir motivasyondur. İşte, bahsi geçen hususlar sebebiyle Platon’un ya da Aristoteles’in dediği gibi kişinin bu dünyada mutlu olması mümkün değildir. Çok çeşitli gerekçelerle, söylediklerinde haklılık payları da var. Çünkü ne zaman yetkin bir sistem kurmaya çalışılsa  geriye düşülmekte ve tekrar çürüme başlamaktadır. Tekrar lanetler ve kötülükler baskın çıktığından iyilikler kaybedip kötülükler daha kazançlı çıkmaktadır. Bu sebeplerle, Hristiyanlığa göre bu dünyada mutlu olmak mümkün değildir. Onlara göre, göksel krallık kurulduğu takdirde ancak ebedi mutlu olunabilir. Platon’un düşüncesindeki devlet ise  ideal bir devlettir; bugüne kadar hiç gerçekleşmemiştir.

            Hristiyanlıkta bütün kilise fresklerinin başlarında nurdan, ışıktan haleler vardır. Çünkü bunlar ilahi varlıklardır. Bunlar İsa’ya inanmayan diğer insanlar gibi günahkâr ve ölümlü insanlar değildir. Diğer ölümlüler çok feci şekilde İsa’nın gelişini bekliyorlar. Onun için kilise ve azizlerle diğer insanlar arasında çok keskin bir ayrım vardır. Bu ta ki reforma kadar devam etmiştir. Reform ile Luther bir din adamı olarak dinin ve kitabın özüne  şu çağrıda bulunmuştur:   “Bu anlayış Vatikan’ın, Papa’nın ve Hristiyanlığın istismar ettiği bir anlayışa dönüştü. Bütün insanların tek tek kitabı yorumlama ve kendi hesabını kendi verme hakkı vardır”.  Bu dünyanın başka hiçbir yerinde gerçekleşmeyen sadece Avrupa’da yapılan bu çağrı büyük bir reforma dönüşmüştür. Daha sonrasında ise 100-200 yıl içinde Klasik Çağ’dan Modern çağa geçilmiştir.

            Hristiyanlık kendi yolunda bu şekilde devam ederken İslam diye yeni bir dünya dini ortaya çıkmıştır.  Oluşan bu yeni dinin İnsan ve ahlak tasavvurunun ne olduğu sorusuna cevap olarak İslam düşünce geleneği sınırları içinde tahayyül edilebilecek insan ve ahlak anlayışı için  şu ilkelerin hesaba katıldığı var sayılabilir:

  • Bir bütün olarak insanın görünür özelliklerini, davranışlarını tutarlı ve sistematik olarak açıklayacak.
  • Cari bilimsel ve mevcut sosyal bilimlerin, doğa bilimlerinin açıklama çerçeveleriyle uyumlu olacak.
  • İslam’ın temel kaynaklarıyla, (kitap, sünnet, icma) aklın rasyonel çıkarımlarıyla açıkça çelişmeyecek dolayısıyla başlangıç ve son doktrinleriyle uyumlu olacak.
  • Bütün bunları göz önünde bulundururken de doğrudan Grek, Mısır, Zerdüştlük, Hristiyanlık gibi dünya dinlerinin genel açıklama çerçevelerini birebir tekrarlamayacak.

İslam, varlığını sürdüren inanç ve düşüncelerin hemen hepsinin tahrif edildiği bir ortamda doğmuştur. Bu sebeple İslam’ın, özgün bir sistem kurabilmesi için süregelen düşünce ve inançların hiçbirini tekrar etmemesi gerekir. Çünkü tekrar edilen düşünce sistemleri zaten var olduğundan özgün bir şey sunmamış olur. Diğer yandan, eğer cari bilimsel çerçevelere tam olarak uyulursa bilimsel olmuş olur, ayrışırsa da bilimsel olanın karşısına çıkmış olur. Dolayısıyla Nazzam, Eş’ari, Cüveyni, Maturidi, Razi, Cürcani, Taftazani, Farabi, İbn Sina, Sühreverdi, Molla Sadra gibi alimlerin her birisinin İslam’ın insan ve ahlak anlayışına dair büyük felsefi sistemleri bulunmaktaydı. Özellikle Mütezile, Eşarilik, Maturidilik gibi klasik itikadî mezheplerin tanımlarının farklı olmasının ve birbirlerinden ayrışmasının nedeni insan ve ahlakla ilgili farklı düşünceleridir. Bu noktada husun ve kubuh ile insanın fiilleri   düşünülebilir.  Yani insan ve Tanrı ile insanın ve Tanrının fiilleri ve sıfatları var. İnsanın ve Tanrı’nın ilişkisinin nasıl olacağı, fiillerin sadece insana mı yoksa insana ve Tanrıya birlikte mi atfedileceği, iradenin kime atfedileceği ya da nasıl paylaştırılacağı meseleleri tartışılmıştır. Bütün irade tam ve hakikaten mutlak anlamıyla Tanrının olup olmadığı ya da bir kısmının insana ait olup olmadığı sorgulanmıştır. Maturidilik, cüz’i irade gibi bir şey söylemiştir. Mutezilede ise insan tamamen kendisi irade sahibidir. İslam anlayışında Tanrının fiilleri ve sıfatları konusunda; Tanrı ile insan ilişkisi arasında büyük bir kafa karışıklığı ve problem vardır. Bu boş bir itikadi tartışma da değildir. Çünkü diğer tüm detayları neredeyse bu tartışma belirler. Hatta bu tartışma itikadi bir mesele gibi zannedilir. (Yani, Mutezile, Eş’arilik, Maturidilik üç büyük İslam mezhebidir. Şu anda Mutezile büyük oranda elenmiş durumdadır. Geriye Eş’ariliğin ve Maturidiliğin versiyonları kalmıştır.) Ancak bu tartışma itikadi gibi görünmekle birlikte, aynı zamanda çok büyük oranda politik bir meseledir.. Muhammed El Cabiri’nin yazılarında bunun nasıl politik bir mesele olduğu görülebilir. Hatta ameli mezhepler bile öyledir. Bizim mezheplerimizin dışındakiler genelde Arap, bizim gibi Arap olmayanlarda (mevaliler) Hanefi’dir. Mevaliler yani Arap olmayanlar zamanla güçlenip büyümüşlerdir. Arapların tıpkı reformda Almanların ve diğer Avrupalı ülkelerinin kendi milli dinini kurması gibi bizde de Mevaliler, Araplığın dışına çıkarak kendi mezheplerini kurmuşlardır. Burada büyük politik tartışmalar bulunmaktadır. Ebu Hanife’nin baskı ve gözaltına alınmasını bir fikir hürriyeti tartışması olarak görmek yanlış olur. İslam düşüncesinde üç ekol vardır: (Yani burada İslam düşüncesinde derken İslam’ın kendisinde değil; bütün medeniyetlerin birikimlerini içeren bir düşünce sistemi kastedilmektedir.). İlk doğan ekol kelamdır. Yani Mutezile, Eş’arilik ve Maturidiliğin hep birlikte dâhil oldukları ekoldür. Bunlar kelamî mezheplerdir.  Kelam ekolü İslam’da niçin doğmuştur? Hep kendi iç itikadî sorularına cevap vermek ama en çok dışardan gelen meydan okumalara cevap vermek, kendi iç mantıksal yapısını kurmak üzere bu kelam anlayışının doğduğu söylenebilir. İkinci ekol felsefedir. Bu iki ekol (kelamcı ve filozof ekibi) özellikle bütün İslam tarihi boyunca büyük bir mücadele yaşamıştır. En büyük sembolik tartışmayı Gazali ile İbn Rüşd’ün atışmasında ya da tartışmasında buluyoruz. Üçüncü ekol ise tasavvuftur. Bunların her biri yani kelam, tasavvuf ve felsefe ekolleri kendilerine mahsus bir insan ve ahlak görüşü kurmaya çalışmışlardır. Ama hepsi de bir bütün olarak İslam dairesi içinde kalmaya dikkat etmişlerdir. Bu enteresan bir kaynaşma fikridir. “İnsan nedir? İslam Düşüncesinde İnsan Tasavvurları” adlı kitapta bu hususla ilgili şöyle denilmiştir: “Sonuç olarak İslam düşünce geleneğinde üç insan tanımı geliştirilmiştir. Birincisi felsefe geleneğinin kadim insan tasavvurunu özetleyen düşünen canlı tanımı. Filozoflar kadim dünyadan tevarüs ettikleri bu tanıma bilhassa peygamberlik düşüncesini eklemiştir. Özellikle İbn Sina ile birlikte peygamberlik, insani yetkinliğin zirvesi olarak konumlandırılmıştır. Bu tanımın insan yetkinliğinin zirvesi bakımından temel kavramı teellüf yani Tanrıya benzemektir. Bu anlayışa göre insani yetkinliğin nihayeti, faal aklın mertebesine ortak olmaktır. İkinci tanım, erken dönem mutezile kelamcılarınca geliştirilen ve kelam geleneğine hasredilmiş olan diri, kadir, bilen yani ilim sahibi ve irade eden anlamında cevher tanımıdır. Kelam geleneği, bu tanımı belirli bir teorik diziye dayandıramamış ve varlık tarzı bakımından pek çok yoruma elverişli bir tanım vaz etmiştir. Bu tanımın temel kavramı olarak, insanın teklife konu olması bakımından ilahi rıza, kulluk gibi kavramlar devreye girmiştir. Her iki kavramın yetkin tahakkukunu Hz. Peygamber temsil eder. Tasavvuf geleneğinin insan tanımı ise “ilahi isimlerin bir mecmuu (toplamı) olmakla birlikte belirli bir ismin baskın tecellisidir” şeklinde ifade edilmiştir.

Özetle, klasik düşüncede insan bedensel açıdan maddi bileşenlerden oluşsa da diğer canlılardan ayrı ve üstündür. Maddi olmayan bir öze, maddi olmayan bir ruha ve maddi olmayan bir akla sahiptir. Özel bir gayesi ve özel sorumlulukları vardır. Modern düşüncede ise insan maddi ve zihinsel bütün yönleriyle doğal bir varlıktır. Diğer canlılarla birlikte milyonlarca yıllık evrim sürecine tâbi olarak gelişmiştir. Bilinç ve dil sahibi memeli bir hayvan türüdür. Gerçekten burada büyük bir kopuş bulunmaktadır. Bugün bütün İslam dünyası bu gerilimin içindedir. Modern dünyada şu an klasik insan tanımları, klasik ekonomi tanımları, klasik ahlak ve estetik tanımları yaşatılmaya çalışılmaktadır. Okul kitaplarından başlayarak bu büyük çelişki ile her yerde karşılaşılmaktadır. Bunu Avrupa modernliğe gelene kadar büyük bir şekilde yaşamıştır. Descartes, bu sebeple düalizm düşüncesini meydana getirmiştir. Kendisi Kartezyen felsefenin kurucusu sayılmaktadır. Descartes’in düalizm anlayışı “aynı anda hem ruh ve bilinç vardır. Hem de madde vardır. Ne madde onu yok eder. Ne de ruh maddeyi yok eder” sözleriyle açıklanabilir. O dönem için bu anlayış kısmen çözüm olmuştur. Ama modernlik daima maddi tarafa doğru gelişerek ve manevi tarafı elimine ederek bugüne gelmiştir. Bu sebeple Descartes bugün tekrar dünyaya gelseydi, belki de “eyvah biz ne yaptık” diye sorabilirdi. Daha sonra bütün bilimsel devrimin babası olarak nitelenebilecek Newton düşüncesiyle birlikte insan artık bir makinadır. Bu ancak Newton’la olabilecek bir şeydir bu. Newtoncu sistem de; makine-insan fikri, yani insanın bir makine olduğu fikri. Geriye bu makinada hayalet gibi dolaşan akıl ve ruh fikri kaldı. Özellikle endüstri çağında, 18. ve 19. yy’da pozitivizm döneminde insan devasa bir makine olarak görülmüştür. Sadece insan değil evren de böyle görüldüğünden geriye bilinç gibi beyin gibi bilinmeyen sırlarla dolu bir mekanizma kalmıştır. Bu noktada  da Neuroscience’la (nörobilim) yeni çıkmış bilinç teorileriyle şu an son rötuşlar yapılmaktadır. Darwin ise, evrim teorisi ile birlikte insan yukarıdan mı aşağıdan mı gelmiştir tartışmasını en azından Avrupa ve Hristiyanlık nezdinde bitirmiştir. Bu da İslam dünyasının üstesinden gelemediği ve zihnini berraklaştıramadığı bir alandır.

Kant’ın temel kavramı ise  görev ahlakıdır. Kant’ın görev ahlakı düşüncesine göre, doğru ve yanlış vardır. Kant’da kişilere göre doğru olmaz. Bu anlamda o da Aristoteles, Platon gibi evrensel ahlaka inanır. Sonuçları ne olursa olsun  göreli ve rölatif ahlaka inanmaz. Yani bir eylemin sonucunda mutsuzluk da  olabilir; daima mutluluğu esas almaz. Davranışlar ya doğru ya da yanlıştır. Doğru ya da yanlış zamana, mekâna, topluma veya kişiye göre değişmez. Doğru ve yanlışın ölçütü klasik dönemde olduğu gibi dini kaynaklar; vahiy gibi evet diyemediğimiz kaynaklar değil, akıldır. Kant’ın düşüncesi de  aynı matematik gibidir. Kişi kendisine  ya da başkalarına hile yapmadan doğrudan düşünürse eğer doğru ve yanlışı bilebilir. Kant, ahlakın yasalarını Newtoncu yasalara benzetmektedir. O’na göre bunlar evrensel ve değişmezdir. Bundan sonra geriye kalan rölativite, kuantum teorisi gibi olunca post modern dönemde ciddi bir devrim yaşanmıştır.

Son olarak Bentham’ın hedonistik ahlakına gelince , Bentham ve Mill’e göre doğru ve yanlışın ya da iyi ve kötünün mutlaklık ve evrensel bir ölçütü yoktur. Doğru ve yanlışı tespit etmek için hedonik bir hesaplama gerekir. Hedonik hesaplama yönteminin kriterleri şunlardır: Bir karar verileceği esnada önceden akılla ya da vahiyle bize söylenebilecek doğru ve yanlış yoktur. Dolayısıyla bu anlayış hem Aristoteles’e hem İslam’a hem de Kant’a karşı çıkar. Çünkü bu düşüncedeki insan anlayışı tamamen evrim teorisine ve modern bilime dayalıdır. Bunun ahlakı da hedonik hesaplama ile yapılmaktadır. Yani kâr-zarar hesabı yapılır. Mesela bir pastadan yemeli mi yememeli mi diye sorgulama yapmak; yenildiği zaman alınacak haz ile şeker ve diğer zararlı maddelerin sağlığa yan etkileri ve zararı gibi kâr-zarar hesabı yapmak gibi.  Burada basit bir mekanizma var: Bu haz acıdan ve yan etkiden ne kadar bağımsız; yani bu haz ne kadar saf ya da bu haz uzak mıdır yakın mıdır? Burada “Dinler insanlara neyi teklif ediyor?” sorusunun cevabını bulmak gerekir. Dinler hazzı ötelemeyi ve çok uzak bir vaatte bulunuyor. Şimdi buna inansak mı inanmasak mı? İşte bu bizim bugünkü ahlaki tutumumuzu belirleyecektir. Kat’i inancın varsa hesap yapacaksın. Küçük şimdiki bir hazzı mı tercih edeyim yoksa ilerideki mutlak ve sonsuz bir hazzı mı? Hesap yapalım. Ama burada risk var. Çok uzak.  Zenginlik, yani bir taşla üç kuş vurabiliyor muyum var burada. Hazdaki yoğunluk, kesinlik bunun zevkle sonuçlanma olasılığı ne kadar. Kapsamı, bu bir kişiyi mi, yirmi kişiyi mi yoksa bin kişiyi mi? Toplumsal böyle bir form bulabilir miyiz? Süresi ne kadar? Göz açıp kapayıncaya kadar bize mutluluk veriyorsa ne yapayım ben onu. Her anlamda maddi manevi maliyeti ne kadar? Adam şimdi bir şey söylüyor. Diyor ki “senin kafanı karıştırmana gerek yok. Bu hesabı yap mutlu ol işini gör. Bunun dışında hiç kimseyi bağlayan önsel ve üstün, aşkın bir değer, bir kriter, bir prensip önerilemez”. Yeryüzünde büyük oranda yaygın olan ve şu anda hâkim olan genel anlayış da budur. Bu üçünün değişimli olarak birbiriyle mücadele ettiği, karıştığı alanlar olsa da post modern dünya daha çok bu hedonistik hesaba göre işini gören bir dünyaya dönüşmüştür. İslam dünyasıyla, özelde bizim durumumuzla ilgili bu anlamda neler düşünebiliriz, neler söyleyebiliriz onu bize, size, hepimize bırakıyorum.”