İnsan Nedir

maruf vakfı haberler

              Lisansüstü Eğitim Programı çerçevesinde  Yüksek Lisans Öğrencilerine yönelik düzenlenen seminerin konusu “İnsan Nedir” hakkındaydı. Seminerde sunum yapan Prof. Dr. Tahsin Görgün;

           ” Bugünkü programla alakalı önceden “Kur’an’da İnsan Tasavvuru” adlı bir başlık söz konusu olmuştu. Ancak benim kendi hassasiyetim gereği konu başlığını “İnsan Nedir” olarak değiştirdik. Özellikle Kur’an’ı Kerim söz konusu olduğunda orada bulunan bir konuyu Kur’an’da şu tasavvuru diye öznesi belli olmayan bir şekilde Kur’an’ı Kerime öznelik atfederek diğer taraftan da onu tasavvurla irtibatlandırmak, modern dönemde ortaya çıkan renksiz ve ayrıca kendi içinde de Kur’an’ı Kerimle bizim irtibatımıza uyduğunu düşünmediğim yan anlamları içeren bir isimlendirme olduğu için ben başlığın “İnsan Nedir” olarak belirlenmesini rica etmiştim.

            Özellikle son zamanlarda Müslümanlar olarak üzerinde durmamız gereken bir cihette söz konusudur. Bu cihet, mesela Süleymaniye medreselerinin başına baktığınızda işte “İslami Süleymaniye Medreseleri” diye bir başlık yoktur. Fıkıh söz konusu olduğunda İslami fıkıh yok. Müslümanların oluşturduğu ne varsa başında İslami kelimesi yoktur. Bu tür isimlendirmeler İslam medeniyetinde mevcut değildir. Çünkü Müslümanlar hiçbir zaman yaptıkları işlerin sadece kendilerini ilgilendirdiğini düşünmediler. Müslümanlar bir iş yaptıklarında bütün insanlık için ve insanlığı ilgilendirdiğinin farkındaydılar. Dolayısıyla “İslami” gibi sınırlandırıcı bir isimlendirmeyi kullanmadılar. Ama neden 19. yüzyılın yarısından itibaren böyle bir isimlendirme ortaya çıktı. Bunun biraz arka planına bakarsanız bunun İngiliz sömürgelerinde ortaya çıktığını görebilirsiniz. Diğer taraftan Batılılar kendi yaptıklarının bütün insanlık adına olduğunu ima eder şekilde alelıtlak kullandılar. Bütünü kapsayan bu geniş perspektifin içinde Hindistan’da sadece Müslümanları ilgilendiren bir kısımla alakalı “Anglo Muhammadan Law” diye tahsis ettiler. Bunu sadece Müslümanlar için sınırlı hale getirdiler. Bunu 20. yüzyılda da çok yaygın bir şekilde mesela felsefe denildiğinde bütün insanlığı ilgilendiren felsefe kastedildi. Ama Müslümanların yaptığı şeyler olduğunda sınırlı bir dönemle alakalı olarak İslam felsefesi diye isimlendirildi ve İslam felsefesinin sadece Müslümanları ilgilendiren bir felsefe olduğu baştan ima edildi. İslam sosyolojisi vb. bütün bunların 20. yüzyılda kullanılması esas itibariyle belki bir zaruretti. Müslümanların asimile olmamaları kendi varlıklarını kaybetmemeleri için en azından bütünün içinde bir parça olarak muhafaza edilebilmeleri için böyle bir sıfata, o sıfatla da bazı şeyleri yapabilmeye ihtiyaçları vardı. Bu cihetten anlamlı olabilir. Ben artık yavaş yavaş Müslümanların yeniden geçmişte olduğu gibi bütün insanlık için ve insanlık adına meselelere bakmaları gerektiğini düşünüyorum. Onun için artık Müslümanların “Ahlak” alanında söyleyecekleri şeyler “İslam Ahlakı” değil “Ahlak” olmalı, bu kadar. Eğitimle alakalı Müslümanların geliştireceği tezler “İslami Eğitim” değil “Eğitim”. İnsan meselesini konuşurken de ben “Kur’an’da İnsan”dan, tabii ki başka neden bahsedebilirim ki. Ondan bahsedeceğim. Ama bunu “Kur’an’da İnsan Tasavvuru” diyerek sınırlandırmak yerine “İnsan Nedir” sorusunun en genel, en esaslı cevabını biz Müslümanlar olarak verebileceğiz. Bunu biz sadece Müslümanlara değil dünyanın her yerindeki insanlara anlatabilecek dilde ve şekilde ifade etmeye yönelmek ve bunu başarmak zorundayız.

            Hristiyanlar, çok açık bir şekilde Hristiyanlığı mutlak din olarak kabul ederek onun üzerinden din bilimleri geliştirdiler. Biz daha sonra ilahiyat fakültelerinde din bilimleri adı altında bu disiplinleri aldık ve öğretiyoruz. Din eğitiminin bütün içeriğine baktığınızda oradaki din İslamiyet değil Protestanlıktır. Buna bağlı olarak İlahiyat fakültelerinde yetişen insanların protestanvari düşüncelere meyletmesi tesadüfi değildir. Orada mutlak din olarak Hristiyanlığı dikkate alan bir perspektifin etkili olmasının bazı alametlerini görebiliyoruz. Dolayısıyla ekonomi ya da işletme alanı dediğinizde hemen karşınıza pratik olarak batı dünyasında ortaya çıkmış davranış formlarıdır. Bu ve buna benzer şeyleri dikkate aldığımızda biz modern dünyada sığıntı gibi görülen ve kendisini öyle kavrayan perspektifi artık yavaş yavaş terk etmeliyiz. Onun yerine nasıl ki sahabeyi kiram Peygamber efendimizden sonra bütün dünyaya yayılırken yaşadıkları hayatın sınırlı olarak sadece kendilerini ilgilendirdiğini yani Müslümanları ilgilendirdiğini düşünmediler. Netice olarak bir numune olarak kendilerini oralara götürdüler.  Bizim için de aslında şartların değişmediğinin farkında olarak düşünmeye ve o şekilde davranmaya yönelmemiz gerekir.

            Bizim bugün üzerinde duracağımız özel konu “İnsan”. İnsan nedir sorusunu bilimler sormaz. Onlar nedir sorusuna verilmiş bir cevabı alır ona dayanarak işlerini yürütürler. Özellikle iki alan “İnsan Nedir” sorusunu yeniden sormamızı gerektiriyor. Onlardan birisi biyoloji alanındaki gelişmeler, gen teknolojisi vb. Orada öyle gelişmeler var ki insanların daha embriyo iken genlerine müdahale ederek onun üzerinden insanı birilerinin istediği gibi değiştirebilme imkânından bahsediliyor. Bu bizi peki “İnsan Nedir” sorusunu sormaya sevk ediyor. İkinci alan ise yapay zekâ alanındaki gelişmelerdir. Yapay zekâ alanında öyle çalışmalar var ki insanın beynine benzeyen tam da insan beyni gibi çalışan yapay zekâ ürünleri ortaya çıkarmak. Tabi bu ürünlerin bir anlamda iradesi olan önceden kendisine verilmemiş olan cevapları daha önce kendisine verilmiş bilgilere dayalı olarak bulup çözebilen yeni bir varlık türü oluşturmayla alakalı bir umut. Hatta yapay zekâ ile ilgili yapılan çalışmalarda bir başarı da söz konusudur. Bu iki alanı dikkate aldığımızda “İnsan nedir” sorusunu sorma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Özellikle Batı dünyasında ciddi bir şekilde bu meydan okumalarla bağlantılı bir şeydir. “İnsan Nedir” sorusu aynı zamanda insanın varlık düzeni içerisindeki yeri ne, insanın varlığının bir manası var mı sorusunu sorma mecburiyetini ortaya çıkardı. Bundan bizim kaçmamız mümkün değil. Ben bugün burada ne mikro biyoloji alanındaki ne de yapay zekâdaki çalışmaları dikkate alarak bunların ortaya çıkardığı sorunlarla bağlantılı konuşmayacağım. Sadece bugün “nedir” sorusunu yeniden sorarken bu soruya nasıl cevap verebiliriz. Bizim yine de verilmiş olan bir cevabı hatırlayarak başlamak daha anlaşılır olabilir. Miladi 13. yüzyılda 1230’larda tam da Moğol istilasının orta Asya’yı kasıp kavurduğu bir dönemde yaşamış ve Moğollardan kaçarak Anadolu’ya sığınmış Necmettin Dai’nin yazdığı bir kitapta “İnsan Nedir” sorusuna verdiği bir cevap var. Söylediği şey şu; “Bütün mahlûkun, mevcudatın özü ve gayesi insandır. İkinci olarak “Aslında var olan her şey hem bu dünyada hem de öbür dünyada varlıklarını insandan alırlar”. Son olarak ta söylediği şey şu; “Eğer insan bütünü görme fırsatını bulursa şunu fark eder ki bütün varlık insandan ibarettir”.  Bu ifadeler ilginçtir. Zira Almanların 20. yüzyılda yetiştirdiği en önemli filozof Martin Heiddeger’in varlık ve zamanının ana fikri budur. Neden bunu söylüyor. Tabi ilk olarak aklımıza gelen insanın yaradılış sahnesidir. İnsanın yaradılış sahnesini Cenabı Hak bize anlatırken meleklere ne söylediğini biliyoruz. “Ben yeryüzünde bir halife kılacağım/yaratacağım.” Dediğinde meleklerin verdiği cevap önemlidir. “Yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, kan dökecek birisini mi …?” Öyle ki yerküre yaratılmış her şey kendi düzeni içerisinde tıkır tıkır işliyor. Ama insanın özelliklerine baktığınızda, öyle özellikleri var ki bu özelliklerle birlikte yeryüzündeki düzeni bozma ihtimali olan bir varlık. Cenabı Hakkın onlara verdiği cevap “Benim bildiğimi siz bilmiyorsunuz”. Demek ki insan yeryüzünde halife ama halife dediğimizde bir tarafta bir yetki sahibi anlamına geliyor. Yetki sahibi olabilmesi içinde güç sahibi de olması gerekir. Dolayısıyla o kudretin de insana verilmiş olması lazım ki o, halife olma özelliğini yürütsün. Ama yeryüzüne baktığımızda insan yavrusu dünyaya geldiğinde türler içerisinde bakıma muhtaç en zayıf varlıktır. İnsan yavrusunun kendi insani özelliklerini kazanabilmesi için yine insanlarla birlikte var olması gerekir. İnsanlarla birlikte var olması da yetmez. Onun ötesinde etrafında bulunan nesneleri tanıması için başka insanların ona nesnelerle ilgili bilgi vermesi gerekir. Buradan baktığımızda insan yavrusunun ve insanın ayırıcı hususiyeti karşımıza çıkıyor. Demek ki zayıf bir varlık. Bakıma muhtaç ve bağımlı. İnsanın aslında asli özelliği budur. Bu bağımlılık söz konusu olduğunda belki de en bağımlı varlık insandır. İnsan cisimlerle, bitkilerle ve diğer canlılarla ortak özellikleriyle dünyaya geliyor. Ama zaman içerisinde dili öğrendiğinde buna insani boyut katılıyor. Yani artık yavaş yavaş insan olmaya başlıyor. İnsan hem bütün cisimlerdeki kabiliyetleri taşıyor hem bilkuvve olarak bitkilerdeki kabiliyetleri taşıyor hem de bütün canlılardaki kabiliyetleri taşıyor. Buna insanlarla ilgili kabiliyetleri eklediğinizde artık o bütün mevcudattaki farklı farklı mertebelerdeki bütün imkânları içinde barındıran bir varlıktır. Tüm bunları dikkate aldığımızda aslında insanın âlemin bir zübdesi (özeti) olduğunu söylemek çok da anlamsız değildir. İnsan söz konusu olduğunda diğer canlılara ilave olarak konuşma ve düşünme söz konusudur. Fakat başka bir şey daha var ki o da biliyorsunuz sınırlı seslerle sınırsız ifade gücü olan konuşma yeteneği var insanın. İnsan bu konuşma ve düşünme özelliği ile birlikte sanki sınırlıda sınırsızı temsil etme kabiliyetini taşıyor. O zaman sınırsız dediğimiz şey âlem için düşünemeyeceğimiz bir şey olduğuna göre insanın hayatında maddi ve manevi ayrımlarını da dikkate aldığınızda duyularımızla algılayamayacağımız daha farklı bir mertebe ile irtibat kurma gibi bir imkânı da taşıdığını fark ediyoruz. Duyularla algılanamayan ama varlığını kabul edebileceğimiz daha üst bir mertebe ile irtibat kurma ki isterseniz siz ona melek ya da melekût âlemi deyin. İşte öyle bir âlem. İnsan bunun da ötesine geçebilir. Ne manada daha öteye geçebilir? Tüm bu söylediklerimizin en önemli özelliği kesrettir (çokluk). İnsan öyle bir noktaya gidebiliyor ki bütün bunların ötesinde bunları bir araya getiren üst bir ilkenin kendi bütünü içerisinde kavrama imkânı var. Bunu da görmeden yapabiliyor olmasıdır. Yani biz, tüm cisimleri görmeden cisim diye bir kategori, cins isim kullandığımızda aslında görmediğimiz her şeyi tek kelime ile ifade ediyoruz. Aynı şekilde bitkiler diyoruz. Tüm bitkileri görmediğimiz halde bitkileri tek kelime ile cins isim üzerinden ifade edip hakkında konuşabiliyoruz. Benzer bir şekilde bütün bir varlık söz konusu olduğunda bütün bu varlığın aslında bir olduğunu, bir tane olduğunu düşünme imkânı da insana verilmiştir. Peki, bu nereden geliyor sorusu kendi içerisinde esaslı bir soru olarak kalıyor.

İnsanın bağımlı bir varlık oluşu bize onun tek başına varlığını sürdüremeyeceğini gösteriyor. Ancak diğer insanlarla birlikte var olabilir. Bu öyle bir şeyi ortaya çıkarıyor ki bunu mesela Kınalızade Ali Efendi “İnsanlar tek tek bir araya gelerek iş birliği yaptıklarında tek tek yapacakları işlerin toplamından kat kat fazla bir güç ortaya çıkar” diyor. Yani insanların işbirliği ile ortaya çıkan güç matematiksel değil geometrik bir çoğalmayla ortaya çıkar. Dolayısıyla insanların kendi aralarında mecburiyetleri var ki birbirlerini muhafaza etmeden herhangi birisi kendi varlığını koruyamıyor. Öyle olduğu içinde zaten yine Azizüddin Nesefi “İnsanı kâmilin insanlara ilk öğreteceği şey yakınını korumaktır” der. Yani yakınını korumak insanın varoluşunun ön şartıdır. Bunu dikkate aldığımızda öyle bir durum söz konusu ki insan aslında kendine verilen kabiliyetleri etkin kılacaksa bunun ön şartı yakını korumaktır. Buna bağlı olarak da kendi varlığı teminat altına alınmış olsun. Ne kadar çok insan birbirini korumayı gaye olarak kabul ederse aralarındaki işbirliği o kadar büyük bir güce dönüşecektir. Bu güce dönüşmenin ön şartı insanın asli bir özelliği biraz önce söylediğim düşünme ve konuşmadır. İnsanı tanımlarken klasik dilimiz der ki “El İnsanu Hayavanun Natikun” oradaki natık kelimesi önemlidir. Siz bir şeyi dile getirdiğinizde onu görünür kılarsınız. Bir şeyin adının olması etkili olması anlamına da gelir. İsim verme aslında bir kudret alametidir. Siz adını verdiğiniz şeyi bir düzen içinde tanımlamış olursunuz. 20. yüzyılda Müslümanlar olarak yaşadığımız en büyük problemlerden birisi kendi yaptığımız şeylere isim vermekten çok bize verilmiş isimleri üslenmemizdir. Bu başlı başına ayrı bir konudur. Bunu ayrıca konuşmak gerekir.

Düşünme ve konuşma dediğimiz şey çok yönlüdür. Düşünme dediğimiz şeyin en önemli özelliği ki tabii biz düşünme dediğimizde üç şeyi aklımıza getiririz. Birincisi her halükarda düşünme hatırlamadır. İkincisi kozal irtibatlar kurma da düşünmedir. Üçüncüsü de hatırladığınız şeyler arasında irtibat kurmadır. Bunların hepsi düşünme faaliyetinin içerisindedir. Bunların hepsine bir mana katan esasta kaygıdır. İnsanın asli düşüncesi endişesidir. Siz hangi endişeyi taşıyorsanız algılarınız ve planlarınız o endişeye uyarlanır uygun olarak hareket eder. Mesela endişeniz geçim için ise bütün planlarınız geçim üzerine olacaktır. Endişeniz ümmet ise tüm işleriniz ümmetle alakalıdır vb. Bu endişe dediğimiz şey sadece insanda olan bir şeydir. Diğer canlılarda sınırlı da olsa bir hafıza görebilirsiniz. Diğer canlılarda o hafızayı yönetmek ve o hafızayla düşünce geliştirmek gibi bir özellikleri yoktur. Bu dille alakalıdır. Bir şeyi dile getirdiğinizde siz düşüncelerinizi başka insanlarla paylaşıma açıyorsunuz demektir. Aslında işbirliğinin esasını söz yani dil oluşturuyor. Dolayısıyla danışma, birbirini koruma vs. dediğimiz şey insanda bir veri olsa da ki bunu özellikle anne-çocuk ilişkisinde görüyoruz. Bu sadece insanda değil bütün canlılarda olan bir şeydir. Ama insanda buna bir sürü şey ekleniyor. Bu halka halka genişleyerek devam ediyor. Bu halka halka genişleme devlette en üst formunu kazanıyor. Devlet dediğimiz şey de çok farklı alanlarda yatay ve dikey olarak insanların işbirliğinin üst formudur. Bu işbirliğinin öyle bir özelliği var ki insanlar o işbirliğini adım adım sağlıyorlar. Maverdi’den atıfla bunu ifade edecek olursak insan dünyaya geldiğinde bildiğimiz kesin şeyler var. İşte kendi varlığımızı biliyoruz. Bütünün parçadan büyük olduğunu biliyoruz. Bir şeye eşit olan iki şeyin birbirine eşit olduğunu biliyoruz. Bunları bize birileri öğretmiyor. Bunlar verilmiş şeylerdir. Buna kabaca garizi akıl diyorlar. Bir de insanın duyu verileriyle öğrendikleri var. Bunlara dayalı olarak verilmiş olan şeylerin zaman içerisinde biriktirilerek tasnif edilmiş hali ve tasnif edilmiş şeylerin üzerinde yeniden düşünerek oradan bilinenlerden bilinmeyenleri çıkarma faaliyeti diğer taraftan da bütün o tecrübelerimizin zaman içerisinde birikmesiyle ortaya çıkan farklı bilgiler var. Bu bilgilere de müktesep akıl diyorlar. Müktesep akıl hem bireysel her bir insanın yaşarken elde ettiği tecrübeleri ifade ediyor. Ama aynı şekilde toplumsal olarak da hatta tüm insanlığın tecrübelerini de kaydederek insanlar arasında paylaşılabilir hale getirdiğinizde aslında toplumunda müktesep aklı ortaya çıkıyor. Bu müktesep aklın teşekkülünün ön şartı tabi ki varlığının muhafazası değildir. Siz onu dile getirdiğinizde farklı farklı disiplinlerde kavramlar oluşuyor. O kavramlar veya müessese oluşturduğunuzda o müessesenin düzeni o müktesep aklın bir görünüşü bir halidir. Aslında müessese dediğinizde aslında o birikmiş tecrübelerin neticesidir. O birikmiş tecrübeler zaman içerisinde kurallaşıyor ve oraya katılacak insanlar onu öğreniyor. Öğrenip o kurallara uyduğunda o müessesenin parçası haline geliyor. Demek ki insana natık canlı olma özelliği öyle bir imkân veriyor ki sınırlı bir şeyden başlayan insan bağımlılık düzeyi içerisinde o bağımlılığı yerine getirerek birbirini korumaya yönelik bir düzen oluşturduklarında bu kendi içerisinde daha üst bir düzeni, daha karmaşık ve daha fazla düşünmeyi gerektirecek formlara doğru genişliyor ve derinleşiyor. İbn-i Haldun “İnsanın hayatı veya fiilleri muntazam ve müretteptir” diyor. Yani hem yatay olarak bir düzeni var. Birde orada hiyerarşi de var. O hiyerarşi içerisinde de bir tertip var. Bunu dikkate aldığımızda insanın kendi bağımlılığı grup ya da tür olarak yönetmeyi başardığında ilginç bir şekilde çok büyük bir güç ortaya çıkıyor. Biz bu gücü hem askeri olarak görüyoruz. İnsanın o aklı, nutkiyeti hem konuşması hem düşünmesi önemlidir. İnsanın ayrıca başka bir özelliği daha var o da elidir. İnsan dışında hiçbir canlının eli yoktur. Eli olmadığı için diğer canlılar organlarını alet olarak kullanırlar. Sadece insan tabii el bir organdır aynı zamanda. Ama el öyle bir organ ki bütün diğer organların imkânlarını geliştirme konusunda insana bir yol açar. Onun için el aynı zamanda kudret manasına gelir. El olduğu için elle birlikte alet yaparsınız. Elle alet yapmakta bütün teknolojinin esasıdır. El akılla kullanıldığında dış dünyada bulunan bütün nesneler artık alet olma vasfını kazanır. Homo faber denen alet yapan varlık işte budur. Bu sayede cansız varlıkları da alet haline getirebilirsiniz. Bu alet yapma ve müktesabata ulaştığınızda bir dayanışma düzeni oluşturduğunuzda yani insanlar kavm oluşturduklarında şöyle bir kanaate ulaşabiliyorlar; kavm kelimesi kendi kendine kaim olabilen en küçük insan grubu demektir. İnsanlar kendi ihtiyaçlarını temin edecek bir düzen oluşturduklarında şöyle bir kanaate ulaşabiliyorlar; “Demek ki biz kendi kendimize yeteriz”. Bu artık insanın bağımlılığı ile alakalı olarak bir sınır olarak ortaya çıkıyor. Bu insan artık bağımlılığını kendi kavmi üzerinden tanımlamaya başladığında “Benim nihai bağımlılığım kavmime ve netice itibariyle kavmim benim varlığım ve yokluğuma hükmedecek olan beni koruyacak olan” dediğinde bir sınıra ulaşıyor. İnsanın manevi-ruhi dediğimiz tarafı söz konusu olduğunda o tarafı olmadığında ya da eksik kaldığında aslında ulaşabildiği şey kendi oluşturduğuyla sınırlı kalıyor. Ne anlamda kendi oluşturduğu? Diğer insanlarla birlikte bir düzen oluşturarak o düzen içerisinde varlığını sürdürdüğünde netice itibariyle kendi oluşturduğu o düzenin ya da yapının mukimi olarak nihai bağımlılık çerçevesini kavmiyle sınırlandırıyor. Modern dünyada yaşadığımız sorun budur. Bu kavm günümüzde bir şirket,  bir devlet, bir sınıf ya da dini bir grup olabilir. Bunu dikkate aldığınızda onun içinde var olduğunu dikkate aldığında nihai sorumluluğunu ve kendisini tanımlayan o çerçevede görür. İnsanın özelliklerini düşünmeye devam ettiğimizde insanda dediğim gibi sadece düşünce, nutkiyet ve el yok onun da ötesinde sınırları aşan manevi olarak dediğimiz işte o bütünle alakalı kısmı da düşünme noktasıdır. Peki, tür olarak insan nedir sorusunu sorduğunda bu soruya ne cevap verebilir. Burada verilen cevaplardan size birkaç tanesini söyleyeyim. Özellikle 20.yüzyılda Batı dünyasında verilmiş olan belki en yaygın cevap türlerin en gelişmişidir. Evrim anlayışı bize bunu söylüyor. Dolayısıyla insanın ötesinde daha üst bir varlıktan bahsetmek çok da fazla anlamlı olmuyor. Diğer taraftan başka bir anlayış insanı yine ötesi ile irtibatsız olarak düşünerek insanın sahip olduğu kabiliyetleri dikkate alarak ki Kant’ın verdiği cevap bu yönden çok önemlidir. Zaman ve mekânı insan zihninin formları olarak düşündüğünüzde o zaman insan zamanın ve mekânın hâkimi olan varlık olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bunun ortaya çıkardığı şöyle bir sorun var. Özellikle Kant’ta gördüğümüz ki bunun devamında bir adım sonrasında rasyonalizme eviriliyor. 19. ve 20. yüzyıldaki felaketlerin esasını da bu oluşturuyor. Özellikle Hristiyanların verdiği başka bir cevap da var. Hristiyanların verdiği cevabı düşündüğümüzde orada insanı tanrının sureti gibi sunmak var. Tanrının sureti gibi sunduğunuzda insanı tabi orada ilk kastettiğiniz şey hem Hz. İsa ama yine Hz. İsa ile alakalı olarak insanı da o çerçevede düşünmek. Burada da şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Eğer insan Tanrının bir resmiyse o zaman insandaki bütün o kusurları, eksiklikleri vs. nasıl düşüneceğiz. Bu bir adım sonrasında insanın asıl günahı gibi varsayıma götürüyor. Onun üzerinden de kiliseye bağlılık üzerinden insanın bir hayat düzeni olabileceği anlayışına götürüyor. Bütün bunları dikkate aldığımızda acaba insanı bütün bir âlemi aşan daha aşkın bütün varlığını ve manasını veren daha üst bir ilke veya Tanrı ile irtibat içerisinde düşünebilir miyiz? Bu soruyu sorduğumuzda cevap olarak bunun mümkün olduğunu sadece aklen düşünebiliyoruz. Ama bunun ne manada gerçek olduğunu öğrenmek istediğimizde insanın başka, gerçekten de öteden gelen bir habere yani bir peygamber ihtiyacı olduğu ortaya çıkıyor. Peygamberin ki burada Hz. Peygamber çok önemli zira tarih olarak baktığımızda hayatı bilinen yegâne şahsiyet Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber hariç hiçbir peygamber hakkında tarihi manada belgeye dayalı bilgiye sahip değiliz.  Peygamberin ne olduğunun sorusunun cevabını bulmak isteyen herkes Hz. Peygamberi tanımak zorundadır. Diğer taraftan insanın yeryüzündeki konumunun yaratıcıya hilafet olduğunu dikkate aldığımızda o zaman hilafetle bağlantılı olarak hilafetin içeriğinin ne olabileceğini sormamız gerekiyor. Orada da karşımıza çıkan esas cevap şu; bütün bu varlığı emrin mutaallakı olarak görüyoruz. Nedir emir? Bir tekvini emir var. Tekvini emir kısaca var olan ne varsa onların hepsinin “kün” emriyle olması demektir. Birde teklifi emir var. Teklifi emir öyle bir şey ki insanı aslında canlı olmak ve biraz önce bahsettiğim kabiliyetlere sahip olan bu varlığın bütün kabiliyetlerine bir mana katan, bir gaye veren bir boyut söz konusu oluyor. O zaman insan öyle bir varlık haline geliyor ki insan aslında tekvinin bir düzeni var. Onda bir kusur yok. Onu görüyorsunuz. Bunu Kant ta öyle anlatır. Der ki “Gökyüzüne baktığımda kusursuz ve muhteşem bir düzen görüyorum”. Yeryüzüne baktığınızda günümüzü dikkate alacak olursak inanılmaz bir kargaşa ve kaos var. Sanki melekler haklı çıkmış gibi. Bu kaosu ortadan kaldırmak için söz konusu olan nedir? İnsanın aslında kendi varlığının manasının bir anlamda o teklifi emirle karşımıza çıkan o emre imtisal etmek oldu. Bu emrinde ötelerden geldiğini dikkate alacak olursak o zaman insanın asıl bağımlılığının mertebe mertebe devam ettiğini ve bu asli bağımlılığın melekût âleminden sonra Cenabı Hakka olan asli bağımlılıkta hem esasını hem de manasını bulduğunu görmüş olmak lazımdır. Yani asli bağımlılığın hem varlık olarak hem bilgi olarak Cenabı Hakka olduğunu fark ettiğinizde o zaman insanın varlığının zübde-i âlem olmasının manasını yeniden düşünmeye başlıyorsunuz.  İşte o düşünme noktası insana verilmiş olan bütün o hem cisimlerin, hem bitkilerin, hem canlıların, hem meleklerin ne ise bütün o kabiliyetlerin hepsini oradan anlamaya yöneldiğinizde aslında bütün varlığı ilahi isimlerin ve sıfatlarının tecellisinden ibaret olduğunu ve bunun tam ve kâmil bir şekilde insanda tecelli ettiğini o zaman anlayabiliyorsunuz.  Neden insanın varlığın tacı olduğunu ve neden bu özellikleri itibariyle halifetullah fil arz olduğunu orada anlıyorsunuz. İnsanın halifetullah fil arz olmasını tahakkuk ettirmesi için hala bir şekilde ilahi irade ile irtibatını muhafaza etmesi gerektiğini. Peki, teklifi emrin olmasının ön şartı nedir? Bir kişiye emretmenin anlamlı olması için onun o emredilen şeyi yapacak kudretinin de olması gerekir. Eğer insanda bir kudret yoksa diğer taraftan da onu emre ittiba etme konusunda etmeme gibi bir alternatifi yoksa yine manası yok. Dolayısıyla insana hem kudretin hem de iradenin verilmesi zaten tanım gereği teklifi emrin ön şartıdır. Buna bağlı olarak baktığınızda o teklifi emirle birlikte insandaki irade ve kudretin verilmiş olması kendisiyle birlikte hayatı bir imtihan haline getiriyor. Böylece imtihan dediğimiz şeyin test edileceği ölçülerde verilmiş oluyor. Bunu dikkate aldığımızda insanın o mükellefiyetleri kabul etmesi ve onu tahakkuk ettirmesi aslında kendi özünde olan ubudiyetin tahakkuku anlamına geliyor. Ama ubudiyetin hakiki manada içerik kazanması içinde teklifi emre muhatap olmak gerekir. O teklifi emrin ön şartı da zaten peygamberdir. Bütün bunları dikkate aldığımızda insan nedir sorusuna vereceğimiz cevap halifetullah fil arz olmasının ötesinde aslında ubudiyettir. İnsanın özü ubudiyettir. Eğer ubudiyet hakiki manada âlemlerin rabbine olmazsa netice itibariyle insanların kendi oluşturduğu mekanizmalara bağımlılık ve bağlılık diye sınırlı bir alan içerisinde gerçekleşiyor. İnsanın ubudiyeti yok olmuyor. Sadece irtibatlı olduğu çerçeve değişiyor. Ekonomi alanı ile ilgili çalışmalar yürüttüğünüz için onunla alakalı bir iki şey söyleyip bitirelim. İlimlerin ki o müdevven bilgiler anlamında ilimlerin olmasında ön şart toplumdur. Toplumun olmadığı yerde ilim olmaz. Toplumun olduğu her yerde de ilim olmaz. Biz, bir düzen ve mürettep hayatı olan insan topluluğuna toplum diyoruz. Bu muntazam ve mürettep olan hayat düzeninin kaydını tutarak tedvin ettiğinizde artık o müdevven ilimler teşekkül etmeye başlar. Bunun adına siz fıkıh dersiniz, hadis dersiniz, kelam dersiniz vs. Modern Batı dünyası söz konusu olduğunda ekonomi politik dersiniz, sosyoloji dersiniz, psikoloji dersiniz vs. Ama bütün bunların hepsi bir toplumda zaten var olan bazı şeylerin kaydının tutulmasıdır. Mesela Durkheim’in sosyolojisi esas itibariyle Fransız toplumunun işleyişidir. Max Weber’in ekonomisi vs. anlattığı şeyler aslında Alman toplumundaki ekonomik ilişkilerdir. Adam Smith’e baktığınızda “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde İngiltere’deki tecrübeyi üst bir dilde ifade eder. Buradaki ayırıcı hususiyet Adam Smith’i okuduğunuzda özellikle İngiliz aristokrasisinin kazandığı beceriler üzerinden bir milletin asıl zenginliğinin becerikli yetişmiş insan olduğudur. Adam Smith’in bir adım önünde Mandeville vardır. Mandeville “Arılar Masalı” adlı kitabında der ki “ahlak ekonominin önünde bir engeldir. Bireysel manada ahlakiliğe uymak ekonomik gelişmeyi engeller”.  Dolayısıyla eğer ekonomik alanda gelişmek ve refahı artırmak istiyorsanız insanların bireysel olarak ahlaka uyma mecburiyetini ortadan kaldıracaksınız. Hatta kitabın alt başlığı “private vices public benefits”dir. Yani bireysel manadaki gayri ahlaki tavırlar toplumun refahını sağlayabilir. Dolayısıyla ekonomi ile ahlakın birbirinden kopması liberal tavır dediğimiz şey İngiliz toplumunda yaşanan bir şeyin aslında kaydının tutulmasıdır. Demek ki biz bir ilimden bahsedeceksek bunun ön şartı kutsal kitapların analizi değildir. Onun ön şartı toplumdur. Bizim ilim dediğimiz şey; eğer bir toplum varsa, toplumun kendi hayatında iş birliği yani muntazam ve mürettep bir düzen varsa işte o düzenin kaydının tutulması ve eleştirel bir şekilde geliştirilmesidir. Günümüzde Müslümanların hayatının ekonomik tarafı bir ilim haline getirilecekse ve bu alanda bir başarı elde edilecekse bunun ön şartı şu anda yaşayan Müslümanların şu anda sahip olduğu ilişkilerin eleştirel bir şekilde incelenerek bunun eğer arzu edilen yönde geliştirilmesi gerekiyorsa o yönde nasıl dönüştürüleceğinin müzakere edilmesi gerekir. Bunu nasıl yaparsınız? Bunu yapmanın yolları da mevcut yaşayan Müslümanlar arasındaki ilişkileri analiz edersiniz. Yoksa tutup da sahabe döneminde hayatı incelediğinizde tabi ki o insana bir fikir verir. Çok kıymetlidir. Ama bu İslam ekonomisi ya da herhangi bir ilim olmaz. Bu bize o dönemde yaşayan insanların hayat düzenini verir. Bu bize ufuk oluşturur, bilgi verir ama bilim olmaz. Eğer bilim olmasını istiyorsak şu anda yaşayan insanların hayatını eksikleriyle kusurlarıyla dikkate almak bu eksikleri ve kusurları taltif etmek; takdir etmek, beğenmek, muhafaza etmek için değildir. Hem ümmetin becerilerini, kabiliyetlerini geliştirmek için zaaflarını da aşmak için tematize etmek ve bunun üzerinden devam etmek esas mesele budur. Sadece ekonomi alanı değil, hayatın bütün alanlarında bunu başarabilirsek bu konuda bütün İslam medeniyet birikimi inanılmaz derece büyük bir tecrübe olarak önümüzde duruyor. Bir üst ilke olarak toplum olarak mümini mümin olarak ümmeti de ümmet olarak muhafaza etmeyi başardığınızda bütün bir insanlık için yepyeni bir varoluş imkânı demektir. Mümini mümin olarak ümmeti ümmet olarak korumak tüm insanlığa şu anda düştüğü kargaşanın alternatifsiz olmadığını bunun bir çözümünün olduğunu göstermek anlamına gelir. Geçmişte Müslümanların yaşadığı hayat Batılılar için örnek olmuştur. Batılılar ve diğerleri Müslümanların yaşadığı hayata bakarak kendilerine çeki düzen verdiler. Elmalılı Hamdi Efendi “Müslümanlar için Hz. Peygamber örnektir. Diğer topluluklar için de Müslümanlar örnektir” diyor. Bizim insan nedir sorusuna verdiğimiz cevap “İslami bir cevap değil” hakiki manada insani bir cevaptır. İnsanın özüyle mahiyetiyle alakalı doğru cevap budur. Dolayısıyla bizim bunu ayrıca İslami diye nitelememize gerek yoktur.”