İEE BAŞKANI SITKI ABDULLAHOĞLU “KUR’AN SÜNNET VE EKONOMİ” DERSİNİ YAPTI

maruf vakfı haberler

Doktora öğrencilerine yönelik gerçekleştirilen “Kuran Sünnet ve Ekonomi” dersinin bahar dönemi 5. Haftasında yer altı kaynakları ve rezervler meselesi üzerine müzakerelerde bulunuldu. Buna göre doğal zenginliklerin tüm yeryüzünde eşit ve dengeli bir şekilde dağılmadığı malumdur. Belirli bölgelerde belirli zenginlikler bulunmaktadır. Ancak dikkate değer oranlarda doğal zenginliklere (madenlere, elmaslara) sahip olan bölgelerin bazılarında bu zenginlikleri kullanamayan; verimli bir şekilde değerlendiremeyenler vardır. Bunun esas sebebinin büyük dış güçlerin engellemesi şeklindeki komplo teorilerinden ziyade bu bölgelerdeki devletlerin-toplumların yeterli bilgiye, alt yapı donanımına ve teknolojiye sahip olmamaları olduğu ifade edildi. Bu durumun da bir uzantısı olarak doğal kaynaklar açısından zengin olan bölgelerde modern kölelik başladığına dikkat çekildi. Daha sonra altın rezervleri meselesi ele alındı. Rezervler aslında ülkelerin kendilerini güvence altına almak için sakladıkları-elde tuttukları öz sermayedir. Önceleri altın rezervleri oranında para basma zorunluğu varken 1970’li yıllardan itibaren altın karşılığı kadar para basma kuralı kaldırılmıştır. Bu da reel olmayan bir ekonomiye ve güç sahibi olma arzusun pekiştirilmesine sebep olmuştur. Yakın dönemden itibaren ise rezervler daha çok askeri ve siyasi güçle ilişkilidir. Bu sebepler sonucunda rezervler giderek daha da artmıştır. Bu noktada, ülkelerin bu şekilde aşırı miktarlarda tuttukları rezervlerin piyasadaki dolaşımdan ve ekonomiden kaçırılan bir meblağ olması sebebiyle bir çeşit “kenz” olduğu öne sürüldü. Gerçek karşılıkların olmadığı bir ekonomide sanal bir sistem oluşur. 2008 yılında yaşanan kriz bu hususlar sonucunda ağır bir şeklide yaşanmıştır. Dersteki önemli bir diğer vurgu Türkiye’de kişi başı yastık altı altının giderek yükseldiği ve Hindistan’ın dört katına ulaşmış olmasıydı. Bu, yastık altında tutulan her bir birim altının bir miktar fakirlik yaratması anlamına geliyor. Birileri kenz yapmaya devam ettikçe birileri açlık ve fakirlik yaşamaya mahkûm kalacaktır. Bu hususlara dikkat çekildikten sonra devletin merkezde olmasının ve 19. Yüzyıl itibariyle aslında kapitalizmi körükleyen bir kurum haline dönüşmesinin de bu sorunları pekiştirdiği vurgulandı. Devlet yönetiminde merkeziyetçi anlayışın daima sorunlara ve sağlıksız bir topluma yol açtığı, ekonomik büyüklüğün ve zenginliğin halka sirayet etmesinin zorunlu olduğu, devletlerin zenginliği ile halklarının zenginliğinin daima paralel olması gerektiği vurgulandı. Bu sebeple devletin değil halkların merkezde olduğu bir yapı inşa etmenin gerekliği olduğunun altı çizilerek ders nihayete erdirildi.