PROF. MEHMET ASUTAY'LA "Durham Üniversitesinde İslam Ekonomisi Üzerine Yapılan Çalışmalar"

Röportajlar

Durham Üniversitesindeki İslam Ekonomisi Üzerine Yapılan Çalışmalar

— Genel anlamda Türkiye’de tanınan bir akademisyen ve Türk öğrenciler tarafından sayılan sevilen bir insansınız. Bu bilinirliğe rağmen, hakkınızda tam bir bilgiye sahip değil özellikle öğrenciler. Bu anlamda mesela sizin Durham Üniversitesine uzanan serüveninizi de içeren bir sohbet olması arzusundayım. Hem size dair bilgileri konuştuğumuz, hem de Durham Üniversitesi Business School[1] çatısı altında yapılan İslam ekonomisi çalışmalarını konuştuğumuz bir sohbet verimli olur diye düşünüyorum. Vakit kalırsa da İslam Ekonomisinin durumu ve geleceği ile alakalı şeyler konuşabiliriz. Hocam, İngiltere serüveni nasıl başladı, İngiltere’de okumaya nasıl karar verdiniz diye sorarak başlayabiliriz.

Teşekkürler. 1987 yılı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye bölümümden mezun oldum. O zamanlar hesap uzmanlığı oldukça popülerdi. Ama hesap uzmanlığı bana esrarengiz (enigmatik) gelmişti. Özellikle hocaların yönlendirmesiyle ve onlarla ilişkilerimde farklı kategorideki insanlar gibi görünüyorlardı gözüme. Hesap uzmanları o zamanlar şimdiki gibi değildi. Dolayısıyla böyle bir eğilimim olmuştu. 3. sınıfın sonlarında ise bu durum çok anlamlı gelmemeye başladığı için akademik hayat öne çıktı. Akademik hayatın öne çıkması ise zaten çeşitli İslami gruplar içinde entelektüel bir arayış içindesiniz. Dolayısıyla akademik hayat bana çok daha anlamlı gelmeye başlamıştı. Tabi o zamanlar İstanbul Üniversitesi gibi yerlerde kendinize yer edinme gibi bir probleminiz olabilirdi. Bu sebeple 1987 yılında üniversiteyi bitirince doğrudan maliye ana bilim dalında yüksek lisansa (master) başladım. Yüksek lisansı yaparken yeni insanlarla tanışma imkânı oldu. Yüksek lisanstaki arkadaşların yarısı Siyasal Bilimlerden gelen daha çok sosyalist eğilimli arkadaşlardı.  Diğer yarısı da Maliye lisanstan gelen arkadaşlardı. Dolayısıyla o dönemde sosyalist dinamiği görmek benim için önemli oldu. Derslerde kimi hocaların politik ekonomiye yoğunluk vermiş olmaları—kaldı ki o zamanlar bu Türkiye’de yaygın olan bir gelenek değildi—benim için yüksek lisansı o ortamda yapmak çok önemli oldu. Yüksek lisans yaparken daha önce hiç bilmediğim Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları dikkatimi çekti. İmtihanlara girerek İngiltere’de yüksek lisans ve doktora yapma imkânını kazandım. Ama o sıralarda ilginç bir şekilde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde de hocalarım asistanlık imtihanına girmek için beni teşvik ettiler.  Bu benim hiç beklemediğim bir şeydi. Aslında açıktan kimlik tartışmalarının olmadığı ama gizlendiği ve ötelendiği bir ortamdı bu. İlk imtihanı kazandım. İkinci imtihana girmek pek anlamlı gelmedi. Çünkü İngiltere’ye gitmek istiyordum. O zaman taşra üniversiteleri yurtdışına doktora için kendi elemanlarını gönderiyorlardı. Ama merkez üniversitelerinde böyle bir şey hemen hemen yoktu. Milli eğitim bursunu tercih ederek doğrudan buraya geldim.

Önce York Üniversitesinde Ekonomik ve Sosyal Bilimler dalında “Diploma” denen ara dereceyi yaptım. Daha sonra yüksek lisansa benzer bir derece ve Leicester Üniversitesinde de ekonomik politikalar üzerine bir yüksek lisans yaptım. Ve arkasından yine Leicester Üniversitesinde politik ekonomi alanında doktora yaptım. Doktora konusunda da o zamanlar özellikle yükselen bir alan olan kamusal tercihler çerçevesinde devletin ekonomiyi manipüle etmesi konusunu çalışmıştım. Bu benim için önemliydi. Çünkü devleti ciddi şekilde sorunsallaştıran birisiyim. Bu bağlamda devletin ekonomiyi manipüle ederek yaratmış olduğu refah maliyetini görebilmek, aslında devletin ne kadar zararlı olduğunu görebilmek benim için önemliydi. Ama aynı zamanda her ne kadar kamusal tercihler teorisi özünde sağcı bir yaklaşım olsa da ve ideolojik olarak yakınlığım olmasa da devleti ciddi şekilde kendi içlerinde sorgulamaları benim için önemliydi. Dolayısıyla bizdeki “Kerim Devlet” anlayışını oldukça problemli bulduğum için onların o metodolojik yaklaşımı benim için önemliydi. Bir taraftan da bizde de geleneksel olarak devletin derin devlet olduğu anlayışı yerine devletin organik olduğu ve organik devletin yaşayan insanlardan oluştuğu, bu insanların tercihlerinin aslında devleti şekillendirdiği yaklaşımı benim için oldukça önemliydi. Tabi bu benim politik ekonomiyle iyice yüzleşmemi sağladı. Daha önceki yüksek lisanslarımda da aynı gelenek üzerinden gittiğim için benim için oldukça faydalıydı. Ama tabi buradaki soru şu olabilir; İslam ekonomisi bunun neresinde? Galiba o da İstanbul’da üniversite yıllarındaki entelektüel arayışın içinde bu işin bir iktisadının da olması gerektiğine dair ve Türkçe’de o zaman var olan malzemelerle yakınlaşma gibiydi. Unutamadığım bir anekdot; galiba o zamanlar Türkiye’de İslam İktisadı ile ilgili aldığım ilk kitap Sabri Orman hocanın Gazali iktisadı galiba 1984’te çıkan bir kitaptı.[2] Daha sonra ondan hareketle tercüme edilmiş diğer kitaplara ulaşabilmiştim. Bahri Zengin’in tercüme ettiği Mannan’ın birkaç kitabı, Sıddıki vb. vardı. Onlara ulaşmış ve daha o zamanlarda onlarla ilgilenmeye başlamıştım. Buraya gelince de her ne kadar okulun kitapçısında İslam ekonomisi ile ilgili bir şeyler yoktuysa da onlara katalogla aratmıştım. İnternet o zaman bu kadar yaygın olmadığı için, katalog vesilesiyle o kitapları almıştım. Ama benim için iyice yoğunlaşmamı sağlayan imkân bir takdiri ilahi olarak Leicester’a gitmiş olmam oldu. Leicester Üniversitesinde ikinci yüksek Lisansıma başladığım zaman aynı zamanda Leicester’da İslam ekonomisi üzerine o zamanki neredeyse dünyadaki tek kurum olan Islamic Foundation vardı (halen de var). Islamic Foundation da o zaman İngilizce dilinde İslam iktisadı ile ilgili yayınlar yapan hemen hemen tek kurumdu. İslam ekonomisi bölümünün başında Hurşit Ahmed bulunuyordu. Hurşit Ahmed[3] İslam iktisadının tem teori hem de politika bağlamında aynı zamanda bu işin ideolojik arka planı ile de doğrudan ilgilenen birisiydi. İşte ben orada yüksek lisans yaparken aynı zamanda Islamic Foundation’ın çalışmaları ile doğrudan ilgilenmeye başladım. İlk resmi eğitim programını “İslam ekonomisi ve bankacılık” alanında 1993 yılında aldım. 1993 yılında İslam Kalkınma Bankası ile Islamic Foundation’ın ortaklaşa yaptığı 5 gün süren yoğun bir programa katıldım. O vesile ile İslam ekonomisi ve Finansı’nın önde gelen isimleriyle en azından İslam Kalkınma Bankasının etrafındaki insanlarla tanışma fırsatı buldum. Böylelikle çağdaş çalışmaların neler olduğunu gördüm. Bu durum Leicester’daki eğitim hayatım boyunca da devam etti. Arkasından Leicester da doktoramı yaparken hoca olarak ders vermeye başlamıştım ama aynı zamanda Hurşit Ahmed’in asistanı olarak 1999 da Islamic Foundation’da çalışmaya başladım. Bu benim için oldukça önemli bir imkândı. Bu hem doğrudan Founding Fathers (kurucu babalar) dedikleri insanlardan birisi olan Hurşit Ahmed ile yakından çalışma imkânı verdi. Ama aynı zamanda Hurşit Ahmed’in etrafındaki insanlarla da yakınlaşma imkânı verdi.  Dolayısıyla onların düşünce dünyalarını anlama, İslam ekonomisini nasıl kuramsallaştırdıklarını görebilme ve bunun yanında özellikle İslam Kalkınma Bankası etrafında çalışan profesyonel Müslümanların İslami finansı oluşturma süreçlerini yakından görme imkânı vermiş oldu. Dolayısıyla o konuda hem Islamic Foundation’a hem de Hurşit Ahmed’e minnettarım. Oradaki çalışmalarımız sonucunda hem Leicester Üniversitesi’nde yarı zamanlı asistan olarak hem de Islamic Foundation’da İslam ekonomisi bölümündeki çalışmalara bu şekilde tam zamanlı olarak dâhil olmuş oldum. Islamic Foundation o zaman İslam ekonomisi ansiklopedisi projesini geliştirmişti. Cezayir eski başbakanı Abdullah İbrahimi ve Hurşit Ahmed o projeyi beraber yürütüyorlardı. Dolayısıyla bir sürede o projenin oluşum sürecinde koordinatörlüğünü yapmıştım. O beş ciltlik bir proje olarak düşünülüyordu. Ancak ne yazık ki finansal yetersizlikler nedeniyle projenin tamamlanması mümkün olmadı. Ama arkasından önemli bir gelişme olarak Islamic Foundation zaten Liferay Üniversitesi ile ortaklaşa bir takım çalışmalar yapıyordu. Bu bağlamda daha 1998’de Liferay Üniversitesinde İslami finans alanında yüksek lisans programı başlatılmış ve bunun temel finansını Islamic Foundation üstlenmişti. Dolayısıyla bir Batı üniversitesinde Islamic Foundation’ın öncülüğünde ilk defa bir yüksek lisans programı başlamış oldu. Ancak daha sonra 2000 yılında Islamic Foundation kendi enstitüsü olan Markfield Institute of Higher Education’ı[4] kurdu. Orada Islamic Studies Yüksek Lisans programları yanında İslam Ekonomisi önemli bir tarafını oluşturdu. Markfield Institute’da 2005 yılına kadar bende dersler vererek oradaki programın gelişmesinde rol almaya çalıştım ve başarılı bir program olarak öne çıktı. Bu Liferay Üniversitesinin akredite ettiği bir programdı. Daha sonra program Porstmouth Üniversitesine geçti. O sıralar küresel dünyada İslam’la ilgili gelişmeler bu enstitünün çok başarılı bir şekilde tanınması ve programları yürütmesi önünde oldukça fazla engel oluşturmaya başladı. Özellikle 11 Eylül’den sonraki gelişmeler Markfield Enstitüsü ile ilgili ana akım gazetelerde negatif haberlerin çıkmasına sebep oldu.  Dolayısıyla o arayışlar içinde 2005 yılında Durham Üniversite’sinin School of Goverment and International Affairs Department’a[5] geçtim. Bu bizdeki Siyasal Bilimler Fakültesine eş gelecektir. Orada benim Durham hikayem başlamış oldu. Ama tabi Durham Üniversitesi Ortadoğu ve İslam çalışmaları konusunda çok eskiye giden bir tarihe sahiptir. İlk defa 1865 yılında o zamanının hükümetlerinin direktifleri sonucunda Durham’da özellikle Ortadoğu dilleri ile ilgili programlar başlatılmış ve arkasından bu Ortadoğu ve İslam çalışmaları şeklinde evrilmiş. 150 yıldan fazla olan bu süreçte birçok insan hem araştırmacı, hem akademisyen, hem de öğrenci olarak Ortadoğu ve İslam çalışmaları konusunda uzmanlaşmış. Ne yazık ki artık o programlar Durham’da yok. Durham o mirası kaybetti. Mesela Fazlur Rahman Durham’da bir süre kalmış. İslami ekonomi-finans da ilginç şekilde Prof. Rodney Wilson’ın[6] etrafında gelişmiş bir programdır. Ben Markfield Institue ve Islamic Foundation’da iken Prof. Rodney Wilson’la da yakından çalışmak durumundaydık. Çünkü kendisi doğrudan İslami ekonomi-finans çalışıyordu. Dolayısıyla bizim oradaki programlarımıza doğrudan katkı sunuyordu. Prof. Rodney Wilson 1970’lerde Sudan’da akademisyen olarak “ekonomik kalkınma” konusunda çalışmaya başlamış birisi ve orada bir süre üniversitelerde hocalık yapmış, o süreç içinde İslami dinamikleri yakalayabilmiş birisidir. Oradan hareketle geliştirdiği akademik ilgisini Durham’a da gelince özellikle Ortadoğu’dan gelen öğrencilerle doktora yapmak suretiyle geliştirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla 80’lerin ortalarından itibaren Durham Üniversitesi’nde İslam ekonomisi ve finansı konusunda çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Daha sonra başka üniversitelerde başka hocalar arasında—mesela Surrey Üniversitesinden Prof. Simon Archer Liferay’da programı vardı—bir ilgi başladı. Ancak benim en büyük endişem bu programların kişiler etrafında olmasıydı. Dolayısıyla Simon Archer Surrey’den gidince orada hiçbir şey kalmadı. Durham’a gelince bunun kurumsal olarak yapılması gerektiğini vurguladım. Mehmet Asutay İslam ekonomisi yapıyor yerine Durham Üniversitesi İslam ekonomisi ve finansı yapıyor şeklinde ortaya çıkması gerektiğini vurguladım. O zamanki yönetimin de bu konuların önemli olduğunu fark etmesi sebebiyle ilk defa önce Durham Üniversitesi İslami Finans programı adı altında kendimizi yapılandırdık. Onun altında çalışmalarımıza devam ettik. Esas olarak doktora ve onun yanında 2006 yılında yaz okulunu başlatmakla o programın ilk unsurlarını ortaya koymaya çalıştık. Arkasından Liferay Üniversitesinde olduğu gibi Durham’da da 1998 yılında başlamış bir yüksek lisans programı vardı. Ancak o zaman Prof. Wilson’ın İşletme Fakültesindeki yönetimden memnun olmaması ve Siyaset Fakültesine geçmesi sürecinde programın devamı mümkün olmamıştı. Bu program 1998’de başlayıp 2002’de bitmiş bir yüksek lisans programıydı. İlk olarak kurumsallaşma adına Durham Üniversitesi İslami finans programı adı altında yapmaya çalıştığım yüksek lisans programını tekrar başlattık. Biz İşletme Fakültesinde Ortadoğu Enstitüsünün altındaydık. İşletme Fakültesiyle ilişkiye geçerek tekrar başlatmamız mümkün oldu. 2009 yılında yüksek lisans programına ilk öğrencilerimizi almış olduk. Dolayısıyla İşletme ve Siyaset Bilimi Fakülteleri ortak programı olarak başlamış oldu. Bu aynı zamanda doğrudan üniversite ile olan ilişkilerimizi geliştirdi. Bu çerçevede 2012 yılında “Durham Center of  Islamic Economics”[7] adıyla program başlatılmış oldu. Böylelikle programdan “merkeze” geçilmiş oldu. Bu merkez de İşletme ve Siyaset Fakültesiyle ortak bir merkez olarak gelişmiş oldu. Yüksek lisansta verilen ortak bir program olmuş oldu. Yüksek lisans ve doktoralar 2005’te program olarak gelişince doktoralar ve İslami finansın çıkış noktasına da denk geldiği için doktora sayısında 2005’ten sonra ciddi bir artışla karşılaştık. Özellikle Malezya’dan ve Arap dünyasından gelen yüksek sayıda doktora öğrencimiz vardı.

–Bu öğrencileri nasıl çekebildiniz?

Birincisi hâlihazırda Prof. Rodney’nin kurmuş olduğu sosyal sermaye vardı. İkincisi de İslami finansın çıkış noktasına, yükselme zamanına rast gelmişti. Sanırım 2000’lerin başında Malezya’da devletin yoğun özendirmesi var. Arkasından biraz da küresel olarak İslam’la ilgili negatif pozisyona reaksiyon olarak İslami kimlikte de ciddi şekilde pozitif gelişmeler olduğu için onun da etkisiyle bizim de öğrenci sayımızda artış oldu. Bunların içinde gayri Müslimler de vardı. Yüksek lisansa kadar doktora programımız ana programımız olarak kaldı. Doktora çalışmalarında aslında ciddi bir arayış vardı. Bir tarafta oldukça ampirik çalışan öğrenciler ama öbür tarafta daha çok işin felsefi tarafına bakanlar—ve bu çerçevede bir taraftan piyasalara cevap verebilmiş oldu, öbür taraftan ise bu işin entelektüel gelişmesine nasıl katkılar sağlarız kısmına bakıldı. O ara çeşitli konferanslar, atölyeler başlattık. Yaz okulu bunlardan birisi ama onun dışında konferanslar da başlamış oldu. Mesela Kyoto Üniversitesi[8] ile ilk defa 2005 yılında “International Durham-Kyoto Workshop on Islamic economics”[9] adıyla ortak bir program yaptık. Bu, bugüne kadar devam eden bir program örneğidir.  Programın amacı, bir yıl Kyoto öğrencilerinin bizi ziyaret etmesi, diğer sene de bizim onları ziyaret ederek atölyeler yapmamızdı. 13 senedir devam eden bir program haline gelmiş oldu. Onun dışında yaptığımız konferanslar, diğer kurumlarla ortak yaptığımız atölyeler ve konferanslar var. Ancak üniversitedeki tekrar yapılanmanın gündeme gelmesiyle Durham İslam Ekonomisi ve Finansı Merkezi 2012 yılında İşletme Fakültesine geçiş aşaması başlamış oldu. 2014 yılının Ocak ayında o süreç tamamlanarak Durham İslam Ekonomisi ve Finansı Merkezi bütün programlarıyla ve tüm kadrosuyla İşletme Fakültesinin altına geçmiş oldu. Bunun avantajları da dezavantajları da oldu. Dezavantajları, çoklu disiplin hatta disiplinleri aşması gereken İslam ekonomisi ve finansı çalışmaları biraz daha düzene konmuş oldu. Çünkü İşletme Fakültesinin beklentileri belirli bir şekilde ifade edilmişti. En azından Siyasal Fakültesi ve İşletme Fakültesi ortak programında daha geniş bir yelpazeden disiplinler üstü olması ile çoklu disiplinli bağlamda kendimizi ifade edebildik. Ancak burada biraz daha ekonomi ve finansın öne geçtiği bir noktaya gelmiş olduk. Dolayısıyla böyle bir negatif etkisi oldu. Ama öbür tarafta uluslararası alanda tanınabilirlik daha belirgin oldu. Çünkü hem akademik hem de iş dünyasının beklediği bir İslami finans programının İşletme Fakültesinden çıkması gerekliliği söz konusuydu. Bu bağlamda pozitif bir gelişme olurken anaakım çizgisi olması bağlamında bence negatif bir etkisi oldu.

–Öğrenci profili o zamandan sonra değişti mi yani belirgin bir farklılık ya da beklenti değişikliği oldu mu yoksa aynı mı kaldı?

O da ilginç aslında özellikle doktora öğrencilerinden bahsedersek belki ona geçmeden önce şu anki programlardan bahsedeyim. 2009 yılında başladığımız yüksek lisans programlarımız devam ediyor. İki yüksek lisans programımız var. Birincisi İslami Finans (MA in Islamic finance), biraz da İşletme Fakültesinin istediği şekilde biraz daha nicel (kantitatif) olan bir program; diğeri Msc Islamic Finance and Management (Master of Science in Islamic Finance and Management/İslami Finans ve İşletme yüksek lisansı) ise bizim diğer programa göre İslami unsurları biraz daha öne çıkarttığımız bir programdır. Her iki programda da ana olarak ciddi şekilde İslami unsurlar var. Ama İslami Finans ve İşletme biraz daha fazladır. O anlamda İslami Finans ve İşletme programımızda biraz daha eğilimimiz var. Bu bağlamda iki programda da öğrenciler İslami politik ekonomi, İslami finansal işlemler, İslami Bankacılık ve Finans, İslami Muhasebe ve İslami Sermaye Piyasası derslerini alırken; İslami Finans ve İşletme Yüksek Lisansında İslami işletme yönetimi modülünü de alıyorlar. Dolayısıyla orada da biraz idare (governance: yönetişimi) konularına girebilmiş oluyoruz. Ama herhalde İslami Politik Ekonomi ve İslami Moral Ekonomi dersleri öğreten tek program büyük bir ihtimalle Durham Üniversitesindeki bizim programımızdır.

Onun dışında mesela Malezya’da programlarda İslam ekonomisi adı altında biraz daha neoklasik öykünmeyle öğretilen İslam ekonomisi var ama İslami politik ekonomi ve moral ekonomisi bizim farkındalığımızı diğer konuların yanında özellikle öne çıkaran kısımdı. Bunu, bir politik ekonomi ve moral ekonomi bağlamında İslam ekonomisini yeniden okuma projesi olarak adlandırabilirim.  Öğrenci profilleri bağlamında 85’lerden itibaren özellikle Rodney Wilson’ın etrafında Körfez ülkelerinden gelen ciddi sayıda doktora öğrencisi var. Bunlar hem akademisyen hem de meslekleri olan tiplerdir. Böyle ilginç bir profil var. Ama daha sonra İslami finansın özellikle Malezya’da kurumsallaşmaya başlamasıyla beraber ciddi bir değişim oluyor. İnsanların kendi kimlikleri üzerinden İslam ekonomisi çalışmalarından kurumsal olarak İslami finans çalışılması değişimi yaşandı. Dolayısıyla 2000’lerin başından itibaren ve benim buraya geldiğim 2005’ten itibaren ciddi bir şekilde Malezya akımı başlamış oldu. Bizim yüksek lisans ve doktora programlarımız özellikle Malezyalı öğrencilerle dolmaya başlamıştı. Ancak daha sonra Malezya’da özellikle 2010’lu yılların başından itibaren ekonomik daralmayla beraber Malezyalı öğrenci sayısında ciddi bir düşüş yaşadık. Ama ilginç bir şekilde Endonezya’da demokratikleşme sürecinde—Türkiye’de de olduğu gibi—hükümet İslam ekonomisi ve finansını ön plana çıkardı. Bu sefer bizde Endonezyalılara doğru bir artış oldu. Bu sırada Körfezden gelen öğrenci sayısında azalma oldu. Bizim yüksek lisans programlarımızda Endonezyalı öğrenci sayısı %50’ye yakındır. Diğer taraftan gayrimüslim öğrencileri de görmemiz mümkün oldu. Özellikle Çin, Güney Kore, Tayvan, Fransa, Almanya ve İtalya’dan öğrenci gelişleri oldu. Dolayısıyla öğrenci profili İslami finansın kurumsallaşmasına bağlı olarak nerelerde kurumsallaşma artıyorsa oraya doğru kayan bir yapıya geçti. Çünkü kurumsallaşmanın artmasıyla o ülkelerde İslam ekonomisi ve finansı ile ilgili programlar da arttı.

Türkiye’den gelenler bağlamında ise Türkiye’den gelenler her ne kadar 2013’ten sonra hükümetin desteğiyle gelişme varsa da yüksek lisansa talep hemen hemen olmadı gibi. Bizim verdiğimiz burslarla buraya gelen öğrenciler oldu. Ama onun dışında milli eğitim bursuyla gelen herhalde bir kişi oldu. 3-4 Türkiyeli doktora öğrencimiz oldu. Ama bunlardan sadece bir tanesi milli eğitim bursu ile gelen öğrenci, diğerleri ya kendi imkânlarıyla ya da İslam Kalkınma Bankasının burslarıyla gelenlerdir. Dolayısıyla Türkiye’den resmi olarak bursla gelen ne yazık ki diğer ülkelerle mukayese edince ciddi şekilde az. Burada belki Milli Eğitim Bakanlığının İslami finansı bir kategori olarak burs alanına koymamış olması, YÖK’ün belki alt kategori olarak koyup koymadığı tam emin değilim. Tabii Türkiye’deki ekonomik problemler ve burs problemleri, İngiltere’de okumanın döviz sebebiyle pahalı olması Türkiye’den gelen öğrenci sayısı ciddi şekilde artmadı. İslami finansın gelişme trendi bizdeki öğrenci profillerini de bir şekilde belirlemiş oldu.

–Son yıllarda Türkiye’de de artan bir kurumsal ilgi var. Ama bu ilgi karşılığında İngiltere’ye özellikle Durham’a özel bir ilgi yok. Türk öğrenciler acaba Amerika’yı mı daha çok tercih ediyorlar? İslami ekonomi okumadan ekonomi okuyup onun içerisinde yapmak gibi bir eğilim mi var?

Yanılmıyorsam galiba Milli Eğitim belli disiplinlerde nereye gidebileceğinizi sınırlıyor. Durham’ın Türkiye bağlamındaki en büyük problemi ne yazık ki tanınmıyor olmasıdır. Dolayısıyla Durham Üniversitesi İslami finansla bir tanıma başladı. İkincisi Oxford, Cambridge, Durham olarak giden hikayede özellikle yüksek lisans bağlamında başvuru kriteri oldukça yüksek. Yüksek lisansa girmek için 4 üzerinden 3,5’la bitirmiş olmanız gerekiyor. Böyle olunca da özellikle Körfez’den ve Türkiye’den gelen öğrenci sayısında problem var. Ne yazık ki başvuru profillerine baktığımızda bunlar burs alıp sonradan akademisyen olmak isteyen arkadaşların lisanslarında çok da aktif olarak akademik pozisyonları yüksek olmayanlardır.  O bağlamda Durham’a gelmede sıkıntı yaşanıyor. İngiltere’de Durham dışında diğer programlar da var. Oralara da baktığımızda Türkiyeli öğrenci göremiyoruz. Türkiye’de galiba biz bu işi biliyoruz havası oluştu. Belki bunun tarihi bir arka planı var. Osmanlı’dan geldik. Biz İslam ekonomisini biliriz havası var. Bunun bir yanılsama olduğunu söylemem gerekir. İslami finansla ilgili işlemleri yapabiliyor olmak sizin İslam ekonomisini bildiğiniz anlamına gelmiyor. Bu işin kuramsal alt yapısını kurmak konusunda çalışmaların olmaması üzücüdür. Sadece Türkiye’de değil dünyada birçok İslami finans programının akademik eğitimle yenilik ve deneyimleri öğretmek arasında kaybolduklarını düşünüyorum. Bizim amacımız bankalara eleman yetiştirmek olmamalı ki bu bizim training[10] dediğimiz olay. Akademik bir çaba olması gerekiyor. Çünkü dünyadaki programların çoğunda buna Türkiye de dâhil şu anki İslami bankacılık tecrübesi teorize edilmeye çalışılıyor. O tecrübe özellikle fıkıh üzerinden fıkha dayalı hakim programlar üzerinden yapılıyor. Böyle bir yaklaşım hakim. Bu da biz biliyoruzu kanıtlamıyor.  Bu işin kuramsal olarak geliştirilmesi gerektiğini ve programların etkili olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak böyle bir yanılmasa olunca ve sanki bizim İslami finans programının amacı bankalara eleman yetiştirme olması gibi bir yanılsama içinde bu işi biz biliyoruz kısmı Malezya’da olduğu gibi Türkiye’de de hakim.

–İki ayrı konuya daha değinmek istiyorum. Birincisi İslam Ekonomisi bağlamında sınıflandırma içerisinde kendinizi konumlandırmanız ne anlam ifade ediyor (Tarihselci yaklaşım, davranışçı yaklaşım, fıkhi yaklaşım gibi). Bir de özellikle Türkiye’de akademik anlamda artan ilgi ve onun bir müfredat olarak akademisyenlerin yaşadıkları sorunlar ve bunların nasıl aşılabileceği? Her tarafta yüksek lisans ve doktora programları açılıyor.

Biraz önce bahsettiğimiz konunun devamı olarak akademik eğitim ile alıştırma dediğimiz öğrenme, bu ayırım bizim için önemlidir. Benin ifade etmeye çalıştığım metodolojik sınıflandırmaya baktığımız zaman bir tarafta İslami finans hem pratiğinde hem de akademik ve eğitim çabasında ciddi bir şekilde realist okulun hâkim olduğunu düşünüyorum. Bu da bir yanılsamayla—belki de 1970’lerde çıkan bilginin İslamileştirilmesinin etkisiyle—var olan kurumsal yapılardan ve teorilerden memnun olup bunun İslami tarafını nasıl yapabiliriz çabası içinde olmak bir yanılgıya yol açıyor. Realist Okulun yapmaya çalıştığı Müslüman dünyanın gelişmesi gerekiyor. Müslüman dünya gelişirken Müslüman kimlik önemli, Müslüman kimlikte faizin olmaması önemli bir faktör. Bu bağlamda faizsiz olarak bir İslam Bankacılığı nasıl yaparız ve düşünsel olarak nasıl geliştirebiliriz gibi hareketlilik içindedir. Dolayısıyla sonunda mesele Müslüman dünyanın gelişmesi kalkınması ile ilgili. Tabi bunun arka planında aslında neoliberal bir teori yatıyor. O da finansal gelişmenin ekonomik büyümeye ve kalkınmaya etkisidir. Özellikle son yirmi yıldır tartışılan neoliberal politika. Temelinde finansallaşmanın olduğu bir yapıdan bahsediyoruz. Burada fıkhın önemli bir katkısı var.  Fıkıhta var olan mekanizmalar içinde İslami finansı nasıl yaparız çabasını gösteriyor. Sermaye hareketi dünyada her zaman olan bir sorunsaldır. Realist okulun da yaptığı bu sermaye hareketini İslami metaforlarla nasıl yaparız çabasıdır. Dolayısıyla derin bir sorgulama yok. Bunu destekleyen şekilde de Tarihsel Okul var. Mesela Tarihsel Okulda para vakıfları önemliydi. Modern zamanlarda para vakıfları acaba realist okulun beklentileri çerçevesinde nasıl gelişir gibi bir çaba içindedir. Dolayısıyla ne yazık ki Tarihsel Okul düşünsel tarih kısmına bakmıyor. Kurumsal tarihe bakarak onun üzerinden okumalar geliştirmeye çalışıyor ve bunu yaparken de Realist Okulun amaçlarına hizmet etmiş oluyor. Davranışsal Okul da biraz Müslüman kimliği olan ama öbür tarafta İslam ekonomisine çok da ikna olmamış olanlardır. Bunlara göre aslında olay Müslüman davranışlarıyla ilgilidir. Bunun illa İslam ekonomisi olarak ifade edilmesi gerekmiyor. Müslüman ahlakın kendisini ifade ettiği yerlerde yapılan ekonomi, finans zaten İslamidir. O yüzden bu tür çabalara girerek yeni şeyler kurmanın anlamlı olmadığını iddia eden bir yaklaşım. Öbür taraftan bizim “Substantivist Okul”[11] dediğimiz kısım önemlidir. Ben kendimi Substantivist Okuldan görüyorum ve bu anlamda Durham Üniversitesi de o şekilde konumlandırmaya çalıştı. Substantivist Okulda söylemeye çalıştığımız şey ise, işin sadece realist, fıkhi, oluşmuş olan davranışlar ya da tarihsel kurumlar değil ama bunun normatif moral bir arka planı olduğudur. Dolayısıyla bu moral arka plan olmadan siz neyin nasıl doğru ya da yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz. Fıkhın da dayanması gereken bir moral arka plan olması gerekiyor. İslam’ın o moral arka planının şekil veren olması gerektiğini söyleyen bir yaklaşım. Durham’da biz bunu ifade etmeye, öne çıkartmaya çalışıyoruz. Bu kimileri tarafından var olan, gelişmekte olan İslami finans konusunda çok eleştirel olarak düşünülüyor. Hatta negatif olduğu düşünülebilir. Ama bizim düşüncemiz, kısa dönem olarak geliştirilmiş olan yaklaşımların Müslüman dünyanın tahayyül dünyasını işgal etmemesi gerektiği, bunun ötesinde kendi moral normları içinde farklı teorik kuramların ve kurumların oluşması gerektiğidir. Yani İkbal’in (Muhammed) Müslüman düşünceyi yeniden oluşturma projesinde olduğu gibi.  Tamam, var olan günlük İslam ama sahih bağlamında ifade edilmiş olan ve onun üzerine inşa edilmesi gereken bir normatif dünya var. İşte bu normatif dünyanın oluşturulması problemidir. Biraz bizimki o bağlamda entelektüel olarak realist okulun profesyonel yaklaşımının ötesinde işin moral boyutunu ve düşünsel olarak geliştirmesi, entelektüel arka planını oluşturması gerektiğini öne çıkartan bir yaklaşım olarak Substantivist Okulu öne çıkartmaya çalışıyoruz. Durham bir şekilde en azından Batı dünyasında İslami finans ve ekonomisi ile ilgilenen insanlar tarafından zaten Substantivist Okul olarak tanımlanıyor. Bunu yaparken pozitif olarak farklı bir alanı düşünmesi olarak mı yoksa aslında İslamcılık yapıyor hangi arada çok emin değilim. Bizim yapmaya çalıştığımız şey tekrar tanımlama olayıdır. Mesela Realist Okul, Tarihselci Okul ya da Davranışsal Okul ‘faiz haramdır’ı olduğu gibi alıp bunu bir araç olarak kullanarak yapılan finansal işlemin faizsiz yapılması metotlarını geliştirir. Ama Substantivist Okul olarak bizim söylemeye çalıştığımız faizin haramlılığının sadece araçsallaştırılması değildir. Olay sadece var olan işlemlerin faizsiz olarak yeniden yapılması değil çünkü o denklemi değiştirmiyor. Ama İslam’ın faizi haram kılmasındaki sebep sermayeyi tekrar tanımlaması ile ilgilidir. Dolayısıyla araçsallaştırmak değil tamamen yeniden tanımlamak ile ilgilidir. Yani İslam’da faiz haram derken sermayenin egemenliğinin ciddi şekilde sorgulanmasının gerektiğini söyleyen bir yaklaşım var. Bir satış yapılırken faiz olmadan bu satışı nasıl yaparız değil sermaye birikiminin egemenliğinin önüne geçme ve onu sorgulayabilme çabasıdır. Mesela Substantivist Okul olaya—yani faizin haramlığına—bu açıdan bakar. Realist okul faiz üzerinde durduğu için faizden hareket ediyorum. Ama İslam politik ekonomisi ve moral ekonomisinin yapmaya çalıştığı İslami Ahlak çerçevesinde bir İslam ekonomisi çalışma alanı oluşturmak ve onun içinde de İslam ekonomisi dediğimiz şey de bir moral ekonomi operasyonunu yeniden tanımlayabilme çabasıdır.  O tartışma oldukça önemli ve yapılması gerektiğini düşünüyorum. Yoksa İslamileştirme süreci bizi ne yazık ki son zamanlarda bazılarının da dillendirdiği gibi İslami kapitalizme doğru götürür. Bu da oldukça tehlikeli bir yaklaşımdır. Yani kapitalizmin ne olduğunu sorgulamadan onu İslami kapitalizm olarak yapmak, İslam’ın tahayyülleri bağlamında oldukça anlamsız geliyor.

Türkiye’de neler oluyor kısmına gelecek olursak, 2013’te politik iktidarın “tamam İslami finans yapılsın” denene kadar Türkiye’de popüler bağlamda İslami ekonomisi ve finansı ile ilgili çalışma olmadı. Murat Çizakça, Sabri Orman hocalar yazdılar, çizdiler ama onun dışında öncesinde Sabahattin Zaim’in katkıları var sadece. Benim çağdaşım olan arkadaşlar—kendi entelektüel dünyalarında belki hep var oldu ama—kendi akademik hayatlarında bunu hiçbir şekilde göstermediler. 2013’ten sonra politik yasallığın sağlanmasıyla beraber bu sefer herkes İslami finansa doğru yönelmeye başladı. Bunu pozitif de, negatif de düşünebiliriz. Pozitifi herkes ikna olmuş gibi görünüyor. Dolayısıyla burada pozitif bir katkı olduğunu düşünüyor. Bunun, bir seçeneği olarak hatta alternatifi olması gereken bir yeni paradigma olarak söylediklerini düşünebiliriz. İşte buradaki konuda  birincisi  ne kadar politik yasallığa karşılık vereceği olayı ikincisi ne kadarı aslında entelektüel olarak bir sonucu ve bunun ne kadarı ben Müslümanım, Müslüman olduğum için yapmalıyım. Dolayısıyla bu üç soruya cevap vermemiz gerekiyor. Çünkü eğer entelektüel olarak ikna olmamışsa dolayısıyla altının doldurulamayacağı bir boşluğa doğru gidiyoruz anlamına gelir. Birçok programımız olacak ve bu programlardan öğrenci yetişecek ve bizim yaptığımız aslında sonunda bankalara yeni eleman yetiştirmiş olacak. Ya da bildiri yayınlayarak tanıtımlarımızda daha iyi bir noktaya gelmiş olmamız anlamına geliyor. Bu da yine Realist Okulun bir uzantısı olarak kendisini ifade edecek ve uzun dönem entelektüel faydasının hemen hemen olmayacağı bir noktaya götürebilecektir. Bunu bir proje ile tayin etmemiz belki mümkün olabilir. Artık İslami finansa kayan akademisyenlerin ne kadarı bir entelektüel ikna sürecinden geçerek ve bunu entelektüel çabalarının sonucu olarak ortaya çıktılar. Benim her zaman söylediğim kendi bağlamında ben Müslüman olduğum için İslam ekonomisi yapmıyorum. Ben burada bir anlatı (narrative) olduğunu ve burada ciddi bir hegemonik kendi hegemonyasını yaratmaya yönelik farklı bir entelektüel gelenek olduğunu ve bu geleneğin de ciddi şekilde bir temeli olduğunu, bu temelin oluşturulması gerektiği noktasından hareket ederek geçmişimdeki politik ekonominin de bunda ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Ne kadar da temelde sosyalist hocalardan aldığım o politik ekonomi varsa da çok pozitif olarak bunu görebilmem konusunda faydası olduğunu düşünüyorum. Yoksa sadece Müslüman olduğum için İslam ekonomisi ve finansı yapmam gerekirdi. Ya da politik yasallık bugün bu tarafta dolayısıyla bunu yapmam gerekiyor gibi yaklaşımların bize uzun dönemde fayda getirmeyeceğini düşünüyorum. İslamileştirme de bile ciddi bir şekilde entelektüel düşünce var. İsmail Raci Faruki[12] ve ekibinin geliştirmiş olduğu entelektüel sermaye var. Ama bugün bizim yapmaya çalıştığımız bazı çevrelerde çok pragmatist geliyor. Bu sadece Türkiye için geçerli olan bir tartışma değil Malezya’da da devletin yasallık sağlamasıyla Müslüman olan, Çinlilerinde hâkim olduğu bir ekonomide Müslümanların hemen hemen hepsinin İslami finansa geçmiş olması ama entelektüel olarak İslami finans konusunda mevzuatını yapmış olan Malezya’da entelektüel bir hareketin olmaması bu bağlamda çok önemlidir. Entelektüel bir İslami ekonomi hareketinin olmaması bize çok ciddi olarak gösteriyor ki yasallık (kanuni düzenleme) dışarıdan geldiği sürece ne yazık ki entelektüel bir harekete dönüşmüyor. O da bizim için önemli bir sonuçtur. Ama öbür tarafta örneğin Pakistan’da, Hindistan’da oldukça fazla sayıda bu konuda entelektüel bağlamda, kuramsal bağlamda tartışmışlardır. Dolayısıyla Malezya örneği sürekli öne sürülür. Tamamen finansallaşmanın gelişmesi konusunda başarılı olan Realist Okulun başarılı olduğu ama entelektüel olarak yeni paradigmaların geliştirilmesi konusunda yeni bir ekonomik sistemin oluşması konusunda öbür tarafta entelektüelin yetişmediği bir yapı. Çünkü amaç farkında olmadan sürekli eğitim-öğretim (training) olmuştur.

S.K.— Bence dikkat çektiğiniz şey çok önemli. Entelektüel ikna denen sürecin yaşanmamış olması. Çünkü 2013-14’ten sonra başlayan süreçte herkes sanki bunlar yıllardır tartışılan şeylermiş gibi meseleye yaklaştılar—bir anda üzerinde uzlaşılmış mutabakata varılmış konular, teoriler, yaklaşımlar gibi. Mesela müfredat oluşturuluyor sanki bu denenmiş başarıya ulaşmış böyle yaparsak iyi olur gibi algılandı. Aslında böyle bir durum yok. Teorik çalışmalar içinde metodolojik çalışmalar içinde böyle. Akademik finans ve bankacılık çalışmaları içinde böyle. Bunu kırmaya dair ciddi mesela 2007-2008 finansal kriz dönemi bir imkan olmasına rağmen yapılamadı. Ben o dönem lisansta öğrenciydim. Ekonomi bölümü programları aynı şekilde devam etti. Okuduğumuz kitapları yazan insanların bir kısmı Amerika’da önemli akademik ve idari pozisyonlardaydılar. Hem krizi göremediler hem de krize dair bir çözüm önerileri olmamasına rağmen o kitaplar, o anlayışlar aynı şekilde okutulmaya ve doğruymuş gibi kabul edilmeye devam etti. Bu bağlamda da Türkiye’de İslamcı bir iktidar vardı. Aynı imkânlar o zamanda vardı. Kimse “burada sistem tıkandı. Bu ekonomik yaklaşım zaten bize de uymuyor. Bu noktada alternatif bir sistem, politika geliştirmeliyiz, tartışmalıyız” diye bir şeye de girişmedi. Türkiye’de akademinin de bu anlamda genel bir sorunu var. Özel olarak şu an İslam ekonomisi çalışanlar geçmişte çalışması muhtemel olan insanlarda da bu anlamda durgunluk ve atıl kalma durumu söz konusu. Bunda da temel sorun bir bilgiyi üretme sorunu kesinlikle bir şekilde görülüyor ve okullaşma ya da ekolleşmenin gerçekleşememesi de bir diğer sorun. Belli bir bağlamda o bilgi birikmiyor yani. Bu bağlamda müfredatlarla da ilgili görüşlerinizi de sorarak devam etmek istiyorum.

 

M.A. İslami finansın kendisini alternatif olarak ifade edebilmesi çabasından başlayalım. Önce İslam ekonomisi konsept olarak ortaya çıkıyor daha sonra İslami bankacılığa doğru gelişiyor. Son on senedir de İslami finans olarak karşımıza çıkan bir yaklaşım tarzı var. İnsanlar tabi bunları kullanırken nüansların ne kadar farkındalar ondan da emin değilim. Hem akademisyenlerin hem de profesyonel arkadaşların dünyada bir İslami ekonomi sistemi olduğundan bahsetmeleri gibi. Çünkü sistemin ne olduğunu bilmeyince beş yüz tane banka ya da finansal kurum olunca ne yazık ki arkadaşlarımız onun sistem olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla bu da o entelektüel eksiklikle ilgili bir nokta—bilginin üretilememesiyle ilgili.

Şimdi Malezya’da İslam ekonomisi hareketi 1960’ların sonlarındaki ırksal gerilimden ortaya çıkmış; zenginleşen Çinlilere karşı ‘bumiputra[13] dedikleri özgün Müslüman Malay halkın nasıl güçlendirilmesi gerektiği sorunsalına bir cevap olarak İslam ekonomisi hareketi ortaya çıkmış. Orada iyi bir söylem var. Malezyalı akademisyen arkadaşlar bunu ne yazık ki keşfedemediler. Çünkü sonunda bankacılığın nasıl geliştirilmesi gerektiği gibi bir çaba içine düştüler. Orada amaç ‘bumiputra’nın İslam ekonomisinin gelişimi bağlamında insanların nasıl özgürleştirilip güçlendirilmesiyle ilgili bir söylem var. Onu çok iyi yansıtabiliyor. Mesela bir önceki Malezya Merkez bankası başkanı Zeki Aktar’ın babası o hareketin içinde olan, hareketi başlatanlardan birisidir. Dolayısıyla ‘bumiputra’nın İslami bağlamda özgürleştirilmesi ve güçlendirilmesi gibi bir söylem.  Egemen olan Çinlilerden o alanı alma ama öbür taraftan güçlendirme çünkü hepsi taşrada yaşayan hiçbir ekonomik mal varlığı olmayan insanlar. 1960’ların sonunda olan bir tartışma ve bugün 2019’dayız ve İslami finansın finansal sistem içinde Malezya’daki yeri %20-25’lere geliyor. Bu büyük bir başarıdır. Tabi bunun arkasında daha önce dediğim gibi devletin egemenliği, verdiği teşvikler vs. var. Şimdi soru şu ‘bumiputra’ların hayatı ne kadar değişti? İslami finans %25’lere gelirken özellikle 1980’lerdeki girişimlerle var olan sistem içinde bunu yapabilmek büyük bir başarıdır. Öbür tarafta başka bir şey daha Malezya 2 yıl önce değer temelli aracılık (value-based intermediation) diye  İslami finansı tekrar şekillendirme çabasına girdi. Bu çok önemli bir şey ve bir çok insanın gözünden de kaçan bir şeydir. Eğer İslami finans zaten İslami temellerde gidiyorsa tekrar bir değer temelli aracılığa biz neden geçiyoruz. Bu da bize söylüyor ki Malezyalıların kendileri, Malezya hükümetleri, Malezya bürokratları bile  aslında bu işin İslami şekilde oluşmadığının farkındalar. Bunu biraz daha şekillendirebilmek için; İslami değerler bağlamında kendisini ifade edebilmesi için; finansallaşmadan biraz çekebilmek için  değer temelli aracılığa geçtiler. Bu yine arz tarafından (supply side) gelen bir şey yani sivil toplumun direttiği dolayısıyla bunun İslami finansı  biraz daha şekillendirin biraz daha İslamileşsin diye bir çaba değil. Kendi ürettikleri projenin İslami değerleri de çok ifade etmediğini fark ederek  değer temelli aracılığa geçtiler. Ve bu değer temelli aracılıkta sürdürülebilirlik olayı, yoksulluk olayı bir şekilde önem kazanmaya başladı. Tabi bu da söylüyor ki özellikle 80’lerden sonra ciddi şekilde İslami finans eğiliminin ‘bumiputra’ların hayatına hemen hemen hiç bir etkisi olmadı. Ne oldu bu, merkezde bir orta sınıf yarattı. Bu orta sınıfın bir kısmı konvansiyonelden İslam’a doğru kaydı. Kimisi yeni katılan orta sınıf oldu. Dolayısıyla ‘bumiputra’ların hayatında değişme olmadı. Hala taşradalar. Yine bizim için çarpıcıdır ki akademik olarak çalışmalara bakarsanız Malezya’da son beş yılda ciddi şekilde vakıf ve zekat çalışmaları var. ‘Bumiputra’nın hayatını artık o bekledikleri, Hegelci bağlamda dile getirdikleri “Allah kendisini İslami bankacılıkta ifade etti” kısmı çalışmadı. Bu da bize var olan paradigmayla finansallaşmaya dayanan İslami finans paradigmasının insanların gerçek hayatları üzerinde etkisi olmadığı için ne yazık ki talep olayı yok. Talep gelişmiyor. Türkiye’deki de bunun canlı örneğidir. Türkiye’de tabi ciddi şekilde negatif örnekler var. Bir tarafta İhlas Bankasının ciddi şekilde sahipleri tarafından dolandırılması olayı var. İhlas Bankasının çökmesi bir likidite problemi değildir. Ciddi bir şekilde kurumsal yönetişim (corporate governance) problemidir. Hala çözülmemiş artık bugünlerde son noktasına gelen büyük bir ihtimalle de insanların haklarını kaybedeceği bir süreçten bahsediyoruz. İkinci olarak Almanya’da insanlardan toplanan paralarla kurulan kurumlar var. Bunların batması var. Dolayısıyla güven oluşması bağlamında ciddi problem yaşıyorsunuz. Daha sonra Bank Asya olayına geliyorsunuz. Arkasında bir cemaat var. Dinsel olarak yasallık almış bir banka ama bu bankanın bağlı olduğu grubun devlete karşı olan problemleri ve o süreçte insanların kafasındaki güven olayı. Dolayısıyla sizin şu anki var olan bankalardan birinde hesabınız var yarın öbür gün bu bankanın sahipleri devletle farklı bir ilişki içine girdiklerinde sizin durumunuz ne olabilir sorunsalı var. Yani bunlar ciddi şekilde ekonomi politik problemleri ve dikkatli bir şekilde incelenmesi gerekiyor.

Onun ötesinde paradigmanın sorgulanması gerekiyor. Ne yapmaya çalışıyoruz? Mesela Türkiye’deki ya da dünyadaki İslami finansla bir asimetri var ama Türkiye’de çarpıcı şekilde ortaya çıkıyor. Siz İslami banka olarak tarım sektörüne ilgi gösteremiyorsunuz. Onlara finansman sağlayamıyorsunuz. Mesela bir çiftçi traktör alacaksa bunu sağlayabiliyorsunuz ama eğer ekim yapacaksa bunu yapamıyorsunuz. Bunun çerçevesinde ne oluyor ama öbür tarafta Anadolu’daki o  adam hasatını yaptığı zaman gidip Ziraat Bankasından faizle ya da düşük faizle falan alıyor. Ama faiz olayı var. Ancak bu adam daha sonra hasılatını ne yapıyor? Eğer eline bir şey geçtiyse onu gidip İslami bir bankaya koyuyor. Dolayısıyla siz de Anadolu’dan topladığınız o sermayeyi getirip İstanbul’da kime veriyorsunuz? Oldukça zengin kapitaliste veriyorsunuz. Böylece ciddi bir asimetri oluşturuyorsunuz. İşin bir de diğer tarafı var. Dediğiniz gibi finansal kriz yeni yaklaşımlar geliştirme konusunda bizim için önemli bir şey olabilirdi. Bu da entelektüel iknayı gerektiren bir şey. Entelektüel çabayı gerektirir. Bizdeki hava neydi? “kapitalist sistem çöktü. Bak İslami bankalara bir şey olmuyor.” Direnç olayı. İslami finansın olduğu Müslüman ülkelerin çoğu finansal krizden etikelenmedi, ciddi şekilde finansal krizden etkilenmeler oldu ama çökmeler olmadı. Bahsettiğimiz direncin yüzde kaçı kendi iç mekanizmalarının gerçekten sağlam olması sebebiyle hayatta kalmış olması yüzde kaçı iş döngüsünün etkilenmemiş olmasıyla ilgili. Yani Allah muhafaza mesela Türkiye ya da Malezya finansal krizden ciddi şekilde etkilenmiş olsaydı hangi İslami banka hayatta kalabilecekti. Çünkü aynı dinamiklerle ve ciddi şekilde borçlanma üzerine dayalı bir paradigmayla çalışıyorsunuz. Örneğin Körfez’deki Dubai İslam Bankasının aynı zamandaki pozisyonunu düşünelim. Bu banka Dubai’deki inşaatlara finansman sağlayınca, ekonomi daralınca, insanlar o ofis ve daireleri alamayınca Dubai İslam Bankası ciddi şekilde sallandı.  Bu da gösteriyor ki  bu esnekliğin temelinde  iş döngüsü vardı. Dolayısıyla bunu yok sayarak “Allah kendisini İslami bankacılıkla gösterdi bak; sapasağlam durdu” ifadesi aslında içi doldurulmamış bir yaklaşım. Onun içinin doldurulabilmesi için siz alternatif bir kurumsal yapıda o şokların etkilerini bile minimize edebilecek bir mekanizmayı geliştirebildiniz mi? Yoksa borçlanmaya, finansallaşmaya dayalı bankacılığınızla kaçınılmaz olarak sizde aynı sonuçlarla karşılaşacaksınız.

Buradan etkilenerek bunu müfredat geliştirmeye (curriculum development) bağlarsak; siz sınıfa getirip geleceğin beyinlerine var olan paradigmayı “Allah’ın kendisini ifade ettiği bankacılık” olarak sınıfta teorize etmeye çalışırsanız ve öğrencilerin dünyasında bunu Kur’an’ın bir parçası olarak ifade ederseniz sonunda bu sonuçları nasıl açıklayacağınızı düşünmeniz gerekiyor. Örneğin ilk zamanlarda Endonezya ve Malezya’ya gittiğim zamanlarda “Kur’an’da bir İslami ekonomik sistem yoktur” dediğim zaman insanlar sizin dini konumunuzu sorguluyorlar. Çünkü herkesin kafasında oluşmuş sanki Allah Kur’an’da bir tane model hazırlamış ve bize model olarak sunmuş gibi. Dolayısıyla İslam bankacılığı o şekilde algılanıyor. Sanki Allah’ın indirdiği bir bankacılık. Hâlbuki burada ilkesel olarak verilmiş bazı tecrübeler var. Ontolojik olarak prensipler var. Tarihsel tecrübeler var ve çağdaş realiteler var.  Dolayısıyla İslami bankacılık bunlar arasında yapılmış müzakereler (negotiations) sorunudur. Eğer kalkıp siz bunu sınıfa getirip teorize etmeye çalışırsanız ve bunu normatif olarak vermeye çalışırsanız geleceğin entelektüel yapısını etkileme konusunda ne yazık ki oldukça negatif bir katkınız olur. Bunu sanki oluşmuş bir müfredat var, denenmiş, test edilmiş bir müfredat var ve biz bunları sınıfa getirip anlatmaya çalışıyoruz. Alıştırma dediğim olayla akademik eğitim dediğim farkı ayırt edememizden kaynaklanıyor. Biz sınıfta vermemiz gereken şey bunların teorik alt yapılarını oluşturmak ve onları sınıfta öğrencilere verebilmektir. Onlar zaten daha sonra bankacı olacaklarsa var olan uygulamaları o normlar bağlamında değiştirebilme potansiyeline sahip olmaları gerekir. Ama biz var olanı onlara sanki realite olarak verdiğimiz zaman ne yazık ki o süreci engellemiş oluruz. Entelektüel gelişmeyi var olan müfredatla, düşünülmeden hazırlanmış pragmatist müfredatlarla ne yazık ki pozitif anlamda etkileyemiyoruz. Entelektüel teorik çalışmalarla normatif çalışmanın ciddi şekilde geliştirilmesi gerekir. Bu da kaynakların aktarılmasını gerektiriyor. Müfredat tasarımı dediğimiz olayda dediğim gibi belli bir düşünsel süreçten geçirilmiş, ontolojik olarak ifade edilmiş daha sonra tarihsel tecrübeleri göz önüne alabilen ve o çerçevede şu andaki sistemlerin ürettiği negatif etkileri ortadan kaldırabilecek ve en azından var olan neoliberal sistem içinde şokların etkisini daha da düşürebilecek yeni paradigmaların oluşturulması çabası içinde olması gerekir. Bunun ötesinde aslında alternatif derken var olan sadece anlaşılması bağlamında söylemiyorum. Alternatif olarak bir sistem anlayışı ve orada da işte o politik ekonomi olayının ne kadar önemli olduğunu görürüz. O, İslami politik ekonomi içinde kurumsal yerleştirilmiş bir İslami moral ekonomi anlayışının ve onun kurumlarının oluşturulması gereklidir. Moral ekonomi deyince herkes vakfa ve zekâta yöneliyor. Bunun doğrudan vakıf ve zekatla ilişkisi olan bir paradigma değil. Kendi başına bütün ekonomiyi etkileyebilecek bir paradigmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla son zamanlarda İslam bankacılığının yetersiz kalması yüzünden vakıf ve zekâta yönelmesi yine neoliberal politikaların bir uzantısı olarak fakirlerin hayatına ancak zenginlerin çabalarıyla ve cömertlikleriyle ortadan kaldırabiliriz yaklaşımının bir çabasıdır. Bizde de aynı neoliberal politikalarla gidiyor. Hâlbuki sizin geliştirmeniz gereken ekonomik sistem ve politikaların tanım gereği o tür sorula cevap verebiliyor olması gerekir. Sadece zenginlerin vakıfları ve zekâtları yoluyla değil. O bağlamda ciddi şekilde araştırmalar yapılması gerekiyor. Müfredat geliştirmede neleri bu müfredatın içine alabiliriz. Ancak bu da işte ne yapmak istediğimiz ile ilgilidir. Ya İslam bankalarına eleman yetiştireceğiz yada düşünsel olarak bir şeyler geliştirme çabası içinde olacağız. İslam bankalarının eleman ihtiyacı bir realite onun için eğitim programları organize edersiniz ama önemlisi onun dışında ciddi şekilde entelektüel gelişmeyi sağlayabilecek teorik çalışmaların yapıldığı ve öğrencilere bunların öğretildiği müfredatların geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

[1] İşletme Fakültesi

[2]    Sabri Orman, Gazali’nin iktisat felsefesi. İnsan Yayınları, 1984.

[3] Hurşit Ahmed/ Khurshid Ahmad (d.23 Mart 1932 Delhi) âlim, iktisatçı, yazar ve İslam aktivistidir. Üniversitede Hukuk okuduktan sonra iktisat ve İslâmi ilimler konularında yüksek lisans yapmış ve eğitim ve İslâm iktisadı konularında doktorasını Malezya Uluslararası İslâm Üniversitesi’nde yapmıştır. Hurşit Ahmed birçok kitap ve makale yazmış, konferanslar vermiş ve birçok da tercüme yapmıştır (kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Hur%C5%9Fit_Ahmed).

[4] Markfield Yüksek Eğitim Enstitüsü https://www.mihe.ac.uk/

[5] Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Fakültesi (Kısaca Siyaset Bilimi Fakültesi).

[6] Tam adı Rodney James Alexander Wilson (d. 1946 Belfast) Durham Üniversitesi’nde ekonomist ve fahri profesör olarak bulunmaktadır. İslam Kalkınma Bankası İslami Bankacılık ve Finans ödülünün sahibidir.

[7] Durham İslam Ekonomisi Merkezi

[8] Japonya’da bir üniversite https://www.kyoto-u.ac.jp/en/

[9] Uluslararası Durham-Kyoto İslam Ekonomisi Atölyesi

[10] Training yani alıştırma kısa sürede öğrenilebilecek pratik bilgileri, belli bir iş ve faaliyeti yapmak için gerekli becerilerin öğrenilmesi sürecini ifade eder. Education yani eğitim ise daha çok, bir sınıf veya kurumda edinilen teorik bilgileri ifade eder.

[11] Substantivism; Karl Polanyi’nin 1944’de yazdığı “ekonominin” iki anlamı olduğunu iddia ettiği başlıca eseri Büyük Dönüşüm’de ileri sürdüğü bir pozisyondur. Buna göre, bugünkü neoklasik iktisatçılar tarafından kullanılan formel anlam ekonomiyi rasyonel eylem ve karar verme mantığı olarak ifade eder. Rasyonel seçim de sınırlı (kıt) kaynakların/araçların kullanımlarındaki alternatifler, ‘ekonomize etme’, ‘maksimize etme’ ve ‘optimize etme’dir.

İkincisi olan substantive anlam ne rasyonel karar verme ne de kıtlık koşullarını öngörür. İnsanların kendi sosyal ve doğal çevrelerinde nasıl canlı bir etkileşime girdiklerini ifade eder. Bir toplumun geçimlik stratejisi, o çevreye veya maddi koşullara bir adaptasyon, fayda maksimizasyonunu içerebilecek veya içermeyecek bir süreçtir. Ekonominin substantive anlamı geniş anlamda ‘tedarik hazırlığı’ olarak görülür. Ekonomi, toplumun maddi ihtiyaçlarını karşılamasıdır. (Prof. Asutay’ın yaklaşımını temsil ettiği için uzun bir açıklamayı uygun gördük y.h.n.). 

[12] İsmail Raci el-Faruki (1921-1986). Uluslararası İslam Düşünce Enstitüsü’nün kurucularından (IIIT). Bilginin İslamileştirilmesi yaklaşımıyla bilinir.

[13] Bumiputra Güneydoğu Asya’nın Malaylarını ve diğer yerli halklarını, yani, Malezya ve Endonezya ve Brunei’deki gibi Malezya’yı tanımlayan tartışmalı bir Malezya terimdir. Kelime anlamı olarak, “toprağın çocuğu” demektir.

1970’lerde, Malezya hükümeti, bumiputraları (kamu eğitiminde olumlu eylemler de dahil olmak üzere) fırsatlar yaratmak ve etnik grupları arasındaki gerilimleri etkisiz hale getirmek için tasarlanmış politikalar uyguladı. Bu politikalar, aynı zamanda önemli bir kentsel Malay ve Yerli Borneo orta sınıf oluşturmayı da başarmıştır. Kırsal topluluklar arasında yoksulluğun ortadan kaldırılmasında daha az etkili olmuşlardır. Bazı analistler, dışlanan gruplardan, özellikle de büyük Çinli ve Hintli Malezya azınlıklarından gelen bir öfke karşıtlığına işaret ederler.