Gelişen teknolojilerin yer aldığı ve küreselleşen bir dünyada olmak, tek bir tuşla alış-veriş yapabilmek, dünyanın öbür ucundaki ürünlere ulaşabilmek, bundan 1400 yıl öncesinde belki akıl almaz, belki de akla gelmez bir düşünceydi. Hayatımızı kolaylaştırdığı kadar karmaşıklaştıran yapay ağlar artık bizimle bütünleşmiş durumdalar. İnsanlığın başına sanayi devrimi, aya ulaşma, yapay zekâ, robotlar gibi yenilikler gelmiş, teknoloji/insanlık böylesine gelişmişken, pazarların/piyasanın gelişiminin karşısında durabilir miydik? Elbette ki duramazdık. Peki, karşısında durulamayacak olan güç yenilikler miydi yoksa kapitalizm miydi? Bu yazıda temel hedefim Medine Pazarı’nın gerekliliğini, bir pazarın nasıl olması gerektiğini, temel prensiplerin hala geçerli olup olmadığını ve günümüz pazarlarının/piyasalarının uygunluğunu ele almaktır.
Peygamberimiz ve müslümanlar 622 yılında Medine’ye hicret etmişlerdir. Burada müslümanlar için yeni bir yaşam başlamıştır. Peygamber Medine Vesikasını hayata geçirerek sosyal ve siyasi anlamda bir yol haritası çıkarmıştır. Müslüman ve gayrimüslimlerin bulunduğu karma bir toplumu inşa etmeden ve sosyal olarak birlikte yaşam kuralları kabul edilmeden şehri imar etmek geleceği olmayan bir yönelim olurdu denilebilir. Peygamberimiz Medine’ye hicretinden sonra ilk olarak bir mescit inşa ettirmiştir. Bu mescit yalnızca ibadethane olarak değil, sosyal ve siyasi bir yapı olarak da halka hizmet etmiştir. Mescidin inşasından sonra ikinci olarak kurulan toplumsal yapı ise Pazar olmuştur. Mescitten çok uzak olmayan pazar, şehrin ana giriş yoluna da yakın bir yere kurulmuştur (Koçyiğit, 2013: 78-83). Medine’de bu pazar kurulmadan önce de çeşitli pazarların olduğu bilinmektedir[1]. Fakat bu pazarların İslami düzene uygun olmamaları, genellikle Yahudilerin kontrolünde olmaları ve cahiliye adetleriyle işletilmeleri nedenleriyle bir pazar ihtiyacı hissedilmiştir (Kallek). Peygamber, pazar yerini seçtikten sonra bu pazarın daraltılmayacağı, burada vergi alınmayacağı ve satıcıların devamlı ve sabit yerler edinemeyeceği kurallarını koymuştur. Vergi alınmadan satıcıların pazara girmesi bir teşvik unsuru oluşturmuştur. Satıcıların vergiler nedeniyle fiyatlarını yükseltmemeleri alıcılar için de talebi arttırıcı olacak ve canlılığı arttıracaktır. Ayrıca devamlı ve sabit yerler edinemeyen satıcılar, pazara daha erken gelecekler ve ticari hayat erken saatlerde dahi başlamış olacaktır. Vergi alınmayan ve ticaretin erken saatlerde başladığı bu yeni pazarın rekabet açısından önemli bir güç elde etmesi kaçınılmazdır (Kallek, 2018: 142-147).
Ayrıca Peygamber sünnetiyle de birçok konuya açıklık getirmiştir. Alıcı ve satıcıların imar edilerek yalancılıktan uzaklaştırılması ve böylece pazarda güvenin tahsisi(Kutub-u Sitte: 193, 197, 6619), ölçü ve tartının düzenlenmesi (204, 205, 6641), haram olan ürünlerin satışa sunulamaması (215, 216), faizli satış yapılamaması (252, 314, 318), fiyatı kızıştırma amaçlı üçüncü kişinin satışa dâhil olmaması (272, 274), alıcıyı aldatmanın yasak olması (258, 260, 262), spekülasyonun yanlış görülmesi (284, 289, 291), ihtikâr yapmanın yanlış olması (371, 379, 6628), belirsiz satışların yapılmaması gerektiği (209, 221, 6634), ticari işlemin belgelendirilmesi gerektiği (257) olarak bu kuralların büyük bir kısmı sıralanabilir. Ekonomik bir ortam oluşturmak için yalnızca alıcı/satıcı ve ürün gibi etkenlerin önemli olmadığını, güvenli bir ortamın ve adaletin de tesis edilmesi gerektiğini hepimiz bilmekteyiz. İşte Medine Pazarı’nı Müslüman Pazarı yapan da bunlardır.
Küreselleşme kavramının ilk kullanımı en erken 1960’lı yıllara dayandırılmaktadır (Elçin, 2012: 2-3). Dolayısı ile yeni bir kavram olduğu söylenebilir. ‘Küresel’ sistem sırasıyla ticarette, üretimde ve finansta ortaya çıkmıştır. Bu süreç 16. yüzyılda başlamıştır. Günümüz piyasasında küreselleşmenin beraberinde getirdiği ‘Uluslararası Para Sistemi’ çeşitli dengesizliklere sebep olmaktadır(Çağlar ve Dışkaya, 2018: 3). Peygamber döneminde yeni pazarın vakit kaybedilmeksizin kurulmasına karşın, yeni bir Müslüman parası girişimine rastlanmamaktadır. O dönemde yaygın olarak Bizans altınından basılan dinar, İran gümüşünden basılan dirhem ve bunların yanında bakır ve bronz gibi daha değersiz metallerden basılan fels’ler kullanılmıştır (Tüysüz ve Hira,2018: 474). Peygamber zamanında Bizans dinarının kullanılmasında bir sakınca görülmemiştir. Fakat küresel ölçekli olmayan bir Bizans dinarı gücünü tahakküm edemezken, para ile halkların üzerinde bir baskı oluşturamazken, ABD doları bunu yapabilmektedir. Öte yandan altın ve gümüşün kendiliğinden değerlerinin bulunması yaniBizans veya İran İmparatorlukları çökse dahi altın ve gümüşün hala
değerli olduğunu (kullanılsa bile kullanan devlet için bir sakınca olmayacağını) düşünebiliriz. Bu bakış açısı da maalesef itibari para devrine geçildikten sonra geçerliliğini yitirmiştir. İslamiyet’e uygun olmayan Yahudi pazarı tekelini yıkarak yeni bir Müslüman pazarı kurmak amacıyla başlatılan inşa süreci, günümüzde anlamı
genişletilerek paranın ve dolayısı ile geniş anlamda piyasanın da tekelini yıkmak olarak yeniden düşünülmelidir.
Medine Pazarı’nın özelliklerinden biri yasal olandan ziyade helal olan üzerine kurulu olmasıdır. AlevAlatlı, bir konuşmasında her yasal olanın helal olmayabildiği üzerinde durmuştur2. Piyasa düzenindeki bir takım yasal hakların (örneğin Alatlı’ya göre piyasaya faydalı olabilecek yeni bir şirketin piyasaya girişinin önlenmesi amacıyla üretim haklarının bir petrol şirketi tarafından alınması) helal olmadığını
savunmaktadır. Kapitalizmin deyişine göre ‘Piyasa Tanrısı’ güvenilirdir, onun yap sinyalini verdiği şeyler doğrudur. Oysaki Allah’ın helal kıldığına haram, haram kıldığına helal demek doğru değildir (5:87). Neoklasiklerin fayda odaklı birey ve kâr odaklı piyasa anlayışı günümüz piyasasını etkisi altına almış durumdadır. Buradan hareketle Müslümanların piyasaya Allah odaklı bakıp bakamadıkları bir tartışma konusu haline gelebilir.
Bugün karşımızda duran piyasa teknolojinin de desteği ile akıl almaz boyutlara ulaşmıştır. Bu piyasa birçok özelliği olan, gittikçe karmaşıklaşan bir yapıya bürünmüştür. Ürünlerin gün geçtikçe daha da farklılaşması, piyasada alıcı bulduğu sürece yüksek fiyatlardan satılabilmeleri akıllara değerin kaynağının ne olduğu sorusunu getirmektedir. Örneğin Peygamber zamanında pazarda nesnel malların olduğunu, bugün ise bilgi teknolojileri gibi malların piyasada önemli bir işlem hacmine sahip olduğunu görmekteyiz. Basit bir telefon uygulaması günümüzde büyüme ve kalkınmaya yardım eden bir firmanın değerini aşabilmektedir. Karşılaştığımız gelişmeler piyasaya daha geniş bir perspektiften bakmamız ve sorgulamamız gerektiğini göstermektedir.
SONUÇ
Müslümanlar günümüzde genel anlamda ayrı pazarlar veya piyasalar kurmuş değildirler. Piyasa deyince, alım satım deyince, arz talep deyince genel olarak batılı kavramlar akla gelmekte ve akıllarımızı ele geçiren zihniyetler aynı zamanda bizler tarafından pratiğe de yansıtılmaktadırlar. Peki, bu yeni pazarın/piyasanın sahibi kimdir? Faizli satışların yapıldığı, haram olan malların halka arz edildiği,yakalanılmadığı sürece aldatma ve aldanmanın, ihtikârın, spekülasyonların hüküm sürdüğühelal bağlamında bakılmayan bu piyasa Müslümanların olabilir mi? Peygamberimizin neden Yahudilere ait pazarda var olmayı değil de yeni bir
pazar kurmayı istemesi bize bugünkü piyasaya karşı nasıl bir tutum geliştirmemiz konusunda fikir vermektedir. Sisteme eklemlenmek, yeni kurallar koyamamak veya aynı denetim mekanizmalarına tabi olmak demektir. Bir Müslüman Piyasası, tıpkı Medine Pazar’ı gibi adil ve ahlâkî oluşuyla anılmalıdır. Ayrıca varlıklı ve yoksul tüccarlar için sabah erken gelenin en güzel yerde tezgâh açması demek, fırsat eşitliği demektir.
Varlıklı ve yoksul kişilerin çağımızda da fırsat eşitliğine sahip olmaları daha adil bir piyasaya dolayısıyla ekonomik sisteme sebebiyet verecektir. Yahudilerin kendileri arasında uyguladıkları kuralları başka
insanlar için farklılaştırmaları, örneğin kendi aralarında faizli işlem yapmamaları fakat Müslüman kişilerle faizli işlem yapmaları o dönemde de bu dönemde de piyasanın ayrılması gerektiğine büyük bir neden teşkil etmektedir. Ayrıca henüz hicret yapmış Müslüman kişilerin varlıklı Yahudilerile aynı pazarı paylaşmaları
(belki tekellerle yarışmaya çalışmaları) demek ticari açıdan kayıplar oluşturabilecek bir meseledir. Dönemin en
önemli geçim kaynağı olan ticaretin denetlenmesi ve düzenlenmesi piyasaya müdahale edildiğini göstermekteyken, Peygamberimizin vergi ve narh koymaması ise serbest piyasanın oluşturulmasına yöneliktir (Yalçın, 2011). Serbest ve müdahaleci olan bu iki tutum birlikte düşünüldüğünde ise karma bir piyasa yapısının inşa edildiği görülmektedir. Sonuç olarak Peygamberin Yesrib’de kurduğu pazar Medine’nin temel taşlarından
biri olmuştur.
Fatma Nur Şahin
Maruf Vakfı Araştırmacısı
[1] Bkz. Michael Lecker, İslam Öncesi ve İslam’ın İlk Döneminde Medine/Yesrib Pazarı Üzerine, 2003
[2] Bkz. https://www.cins.com.tr/genel/bir-numarali-duzen-alev-alatli/