Ekonomi sanıldığı kadar karmaşık ve yalnızca bazılarınca bilinebilir bir alan değildir, olmamalıdır da zaten. Bununla ilgili Jim Stanford “Herkes için İktisat” isimli kitabında daha kayda değer bir iktisat yaklaşımı ortaya koymaktadır. Çalışıyorsak, bir emek harcıyor ve bir değer üretiyorsak, harcamalar yapıyorsak, ihtiyaç duyduğumuzda borç alıp veriyorsak, ticaret yapıyorsak ekonomiyle ilgiliyizdir (Stanford, 2008). Yani ekonomi hemen her gün hepimizin az ya da çok içinde olduğu bir alandır aslında. Fakat bugün sanki bilinmezlerle doluymuş ya da günlük yaşamlarımızda yeri yokmuş gibi algılanabilmektedir. Herkesin değil sadece bazılarının söz söylemeye hakkı olduğu bir alanmış gibi görülebilmektedir. Çünkü özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren ana akım iktisat olarak adlandırılan görüşler hakim olmuş, ana akım iktisat giderek sayısallaşmış ve reel ekonomiden uzaklaşmıştır. Matematiğin, insanların ekonomik faaliyetlerinin açıklanmasında bir araç olarak kullanılması gerekirken artık günümüzde, ana akım iktisat için, matematik bir amaç haline dönüşmüştür (Erkan, 2016). Bu sebeple ana-akım iktisat bugünün sosyo-ekonomik gelişmelerine, krizlere ve yaşanan güncel sorunlara cevap üretmekte yetersiz kalmakta ve gerçek dünyadaki olayları yani realiteyi açıklayamamaktadır. Bu sebeple süreç içinde davranışsal iktisat, feminist iktisat, yeşil iktisat, kurumsal iktisat vs. gibi başlıklar altında heteredoks ve post-otistik yaklaşımlar ortaya çıkmaya başlamıştır (Erkan, 2016; Aydın, 2016).
İslam ekonomisi de bugün, ana-akım iktisadı çeşitli yönlerden eleştiren ve dini değerlerle çatışmayan bir ekonomik sistem inşa etme hedefiyle geliştirilmeye çalışılan bir başka ekonomi sistemidir. İslam ekonomisi ana-akım iktisadın bazı temel varsayımlarını kabul etmez; örneğin kaynaklar sınırlı ve insan ihtiyaçları sınırsız değildir ya da “rasyonel varlık” olarak insanlar, sadece kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan bireyler değildir. Çünkü İslam öğretilerinde insanın bencil değil aksine yardımsever ve diğerkam olması öğütlenmektedir. İslam’ın ekonomi anlayışında –pek çok eserde kolaylıkla karşılaşılabileceği gibi- İslam ahlak değerlerine, çevreye duyarlılığa, canlıya da eşyaya da saygıya ve kaynakların sınırlı değil aksine sınırsız ve bol oluşuna vurgu yapılmaktadır (Görmüş, 2015). Nitekim Allah cömerttir ve insanların bütün ihtiyaçlarını karşılama kudretine sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde Allah’ın dilediğine hesapsız rızık verdiği dile getirilmiştir (Bakara: 212, Ali-İmran: 27,37). Kaynaklar kıt olmayabilir; belki de insanlık için yeteri kadar kaynak vardır ve henüz keşfedilmemiş olabilir ya da belki insanların aşırı tüketim hırsı ve yeniden dağılımdaki adaletsiz ve eşitliksiz tutumları söz konusudur (Zaman, 2008). İnsanlar, bilgi eksikliğinden, mevcut teknolojik şartlardan veya tembelliklerinden dolayı bugün için ilgili kaynaklara ulaşamıyor da olabilirler. Ya da aşırı tüketim isteklerinden dolayı insanlarda kaynakların kıt olduğu algısının oluşmuş olması muhtemeldir (Görmüş, 2015). Diğer yandan sınırlı yaşama sahip, fani olan insanın istek ve ihtiyaçlarının da nihayetinde sınırlı olması gerekir; şüphesiz ki aksi durum bir paradoks olur. Galbraith’in (2019) dediği gibi “iktisat, kıtlıkla, kaynakların sınırlılığıyla, ihtiyaç ve isteklerle ilgili değil; değer (value), dağılım (distribution), büyüme (growth), istikrar (stabilization) gibi kavramlarla ilgilidir” aslında ve bunların öğretilmesi öncelikli amaç olmalıdır.
İslam ekonomisi de bu kavramları önemsemekle birlikte bunun yanında İslami kaideleri ve ahlaki ilkeleri de göz önünde bulundurur. İslam ekonomisi iktisadi davranışları açıklamada matematiği amaç olarak görmez. Eğer öyle olsaydı matematiksel olmayan, ispatlanabilir olmayan ya da nedenselleştirilemeyen; sadece inanca bağlı kaideler İslam iktisadını şekillendiremezdi. Diğer yandan ana-akım iktisatta olduğu gibi bu sistemde amaç kâr maksimizasyonu değildir. Amacın, Şeybanî, Serahsî gibi erken dönem alimlerinin eserlerinden hareketle, belki, infak (harcama) olduğu söylenebilir. Yani kişinin kendisi için, ailesi, yakın akrabaları ve çevresindeki ihtiyaç sahibi kişiler için kazandıklarından harcama yapmasıdır denilebilir. Çünkü toplumsal refahı desteklemek ve müşterek iyiye ulaşabilmek için böylesi bir harcama yolunda olmak gerekir (Khan, 2018) Karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek başkaları için infakta (harcama) bulunmanın Allah yolunda harcamaya denk olduğu İslam ekonomisinin temel kaynaklarından Kur’an-ı Kerimde belirtilmiştir (Leyl Sûresi, 92: 18-9). Bu harcama için elde edilecek kazancın (kesb) mahiyeti, sınırları ve meşruiyeti ise pek çok isim tarafından çalışılmış ve tartışılmıştır (bknz: Kitabul-Kesb, 1993).
İslam ekonomisinin temel meselelerinden pek çoğunu ve temel kavramları ele alışını etkileyen en önemli varsayımlarından birisi -belki de- öte dünyanın kabûlü varsayımı olabilir. Nihayetinde ana-akım iktisat da diğerleri de sosyal bilimlerin pek çok alanı da belli başlı varsayımlarla yola çıkmaktadırlar. İslam ekonomisinin kabul ettiği varsayıma göre, öte dünya vardır ve öte dünya inancının gerektirdiği ilkelere riayet de insanların birçok davranışlarını olduğu gibi iktisadi davranışlarını da etkilemektedir. Buradan hareketle ana-akım iktisattaki “rasyonel insan” ve “rasyonel davranış” kavramları da İslam ekonomi sisteminde farklı bir anlam kazanabilir.
Rasyonellik ilkesi, neoklasik iktisatta genel olarak, mevcut koşullar altında, optimal olanı tercih etmek ya da insanların kendilerini kısıtlayan şartları dikkate alarak, ellerindeki imkanları “en iyi” şekilde kullanmaları olarak tarif edildiği görülmektedir. “Homo economicus” kavramıyla da adlandırılan bu rasyonel insan modeli, bireylerin kendi faydasını maksimize ederek toplumun faydasını maksimize edeceği ve birey için iyi olanın toplum için de iyi olduğu varsayımını kabul eder. Ancak bu nitelemeye dair ana akımın kendi içinden dahi eleştiriler olmuştur. İslam ekonomisi çalışanlara göre de, sosyal varlıklar olan ve birbirlerinden pek çok yönleriyle farklılaşan bireylerin her birinin kendi çıkarlarını maksimize etme çabasının birbiriyle çatışmamasının pek ihtimal dahilinde olamayacağı bir gerçektir. Nitekim tarihte de bunun örneğinin görülebileceği herhangi bir dönem olmamış; her zaman kişisel menfaatler sebebiyle güç ve çıkar çatışmaları yaşanmıştır. Bununla ilgili olarak Sabahattin Zaim (1995) İslam insanının “homo economicus” olarak davranamayacağını vurgulayarak onu “homo İslamicus” olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama hakkında da eleştiriler ve tartışmalar bulunmaktadır. Bu nitelemeyi benimseyenlerin kabul ettiğine göre, insan Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak ve ihtiyaçlarını karşılarken İslam ahlak değerlerine uygun olarak hareket etmesi beklenir. Bu insan modelinde bireyler toplumda ihtiyaç sahibi insanları görmezden gelerek yaşayamayacaktır çünkü toplum bir bütündür ve bütünün bazı parçalarının sıkıntıda olması bütünün tamamını yani toplumu da olumsuz etkileyebilecektir. Bu olumsuz sonuçlara engel olmak için ise bireylerin, kendi çıkarlarını maksimize etme peşinde koşan kişiler değil aksine diğergamlık ve altrüizmi (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek) benimsemiş; birbirini gözetip koruyan bireyler olarak davranması gerekmektedir. Ancak bu durumda bütün olarak toplum ve dolayısıyla birey olarak insanlar huzur ve refah içinde bir arada olabilirler.
Öte dünya varsayımını kabul eden İslam ekonomisi sistemi için asıl “rasyonel davranış” yalnızca bu dünyadaki refahı ve huzuru değil aynı zamanda öte dünya refahını da hesaba katarak yapılan davranışların tanımlaması olmalıdır. Nitekim Mustafar ve Borhan da (2013) İslam iktisadında homo İslamicus olarak tanımlanan insanın, tüketim yaparken İslami esasları dikkate almasının ve hem dünyadaki hem de öte dünyadaki faydasını arttırmaya çalışmasının gerekli olduğunu dile getirmişlerdir. Söz konusu varsayımı kabul eden sistemin öğretilerinde bencillik, reel olmayan işlemler, borcun büyümesi, bireysel menfaatlerin ve kârın maksimize edilmesi, kul hakkı yeme, gelir dağılımında uçurum, emek sahiplerinin haklarının istismar edilmesi, ekonomik işlemlerde gararın (aşırı belirsizlik) bulunması, sömürü, yolsuzluk, canlıya ve eşyaya zarar verme, kaynakların gereksiz ya da aşırı tüketimi, hile ve aldatma, riba (faiz), spekülasyonlar, adaletsizlik vb. gibi insanî ve ahlâkî düzeni bozacak; toplumu ifsada götürecek; kardeşlik, birlik ve beraberlik duygularına zarar verecek hiçbir davranışa yer yoktur. Teoride olması gereken ya da idealde hedeflenen bu olsa da gerçek dünyada zaafları olan, hatalara ve yanlışlara düşen insanın her zaman bu şekilde müslüman kimliğine tamamen uygun ve hassas davranmadığı ortadadır. Ancak en azından amacın daima daha iyiye ulaşmak, daha doğru ve İslam’a uygun davranışlar içinde olmak adalet ve toplumsal refahın yaygınlaşması için teoriye en uygun şekilde hareket etmek olması gerekmektedir. İbadetle ilgili konularda olduğu gibi bu şekilde muamelatla ilgili konularda da, İslami öğretileri kabul edenler yani inanlar için, İslami kaidelere uyulması zorunluluktur ve uyulmadığında öte dünyada yaptırımları mevcuttur.
Khan (1988) da “İslam’ın rasyonellikk kavramının, geleneksel ekonomik analizlerden anlaşıldığı kadarıyla, ekonomik rasyonellik kavramından anlamlı bir şekilde farklı olduğunu” dile getirmiştir. Khan, “Size verilen her şey dünyâ hayâtının (geçici) metaldir, onun süsüdür. Allah nezdinde olan şeyler ise hem daha hayırlı, hem daha devamlıdır. Halâ akıllanmayacak mısınız?” (Kasas Sûresi, 28: 60) ve “Halbuki âhiret daha hayırlı, daha süreklidir.” (Âla Suresi, 87: 17) ayetlerinden hareketle, “İslam’da rasyonel olarak nitelendirilebilecek olan davranışı insana öte dünyada da bir mükafat kazandıracak olan” şeklinde açıklamaktadır (Khan, 1988). Çünkü öte dünya inancına sahip olan İslam dininde, insanların yaşam biçimleri ve davranış kalıplarını şekillendirmede ahiret inancının büyük bir etkisi söz konusudur. Fayda-maliyet, kâr-zarar ilişkileri hesap edilirken sadece bu dünya hayatı göz önünde tutulmaz; daha hayırlı ve daha sürekli olan öte dünya da göz önünde tutulmaktadır. Çünkü asıl rasyonellik, bu dünya ve öte dünya şeklinde iki evreli bir yolun yalnızca ilk evresi olan bu dünya mutluluğu ve faydası için çalışmak olmamalıdır. İnsanlar için, sürekli ve kalıcı olacak olan öte dünyada zorluk ve sıkıntılara yol açacak olan davranışlar, bu dünyada yüksek fayda sağlıyor olsa bile İslam insanı açısından “rasyonel” olarak görülememektedir. İslam insanı için öte dünyada elde edilecek olan fayda ve mükafatlar bu dünyada elde edilecek olanlardan çok daha önemli ve çok daha hayırlıdır.
Şimdi bu yazıda ifade edilmeye çalışılan ve ortaya konan tüm bu düşüncelerden hareketle, hepimiz kendi başımıza bu kavramı yeniden bir düşünelim. Öte dünya inancını kabul eden Müslüman bir insanın her zaman yalnızca bu dünyadaki ve yalnızca bireysel çıkarlarını maksimize etmesi mi rasyonel davranıştır? Yoksa hem bu dünyadaki hem de öte dünyadaki refah ve mutluluğu hedefleyerek ve toplumun felahını gözeterek iktisadi davranışlarını şekillendirmesi midir asıl rasyonel olan? Yaşamlar ve hesaplaşmalar bu dünyayla son bulmuyorken ve daha kalıcı ve daha hayırlı bir öte dünya varken bu dünyaya ayak uydurmak rasyonellikten uzak kalmaz mı?
Esma Vatandaş
Maruf Vakfı Araştırmacısı