İHTİYAÇ TÜKETİMİNDEN KİTLE TÜKETİMİNE GEÇİŞTE İHTİYAÇ-İSRAF DENGESİNDE EKSEN KAYMASI

Araştırma Yazıları

Tüketim, kapitalizmin ortaya çıktığı zamandan beri giderek önem kazanan, değişim ve dönüşümlere uğramış olan en kritik ekonomik konulardan birisidir. Önceleri, çok üst ve zengin gruplar dışında, sıradan halk kitlelerinde daha çok ihtiyaçlara yönelik tüketim anlayışının hakim olduğu, toplu üretimin de toplu bir tüketimin de olmadığı bilinmektedir.

Sonrasında özellikle kapitalizmin ve sanayi devriminin etkisiyle üretim hızlanmış dolayısıyla ürün çeşitliliği ve bolluğu ortaya çıkmaya başlamıştır. Refahın giderek yükselmesi, endüstri alanında yaşanan ilerlemeler insanların ihtiyaçlara yönelik harcamalar yapmaktan ihtiyaçlarından fazlasını talep etmelerine ve daha gösterişli yaşamlar tercih etmelerine yol açmıştır. Ancak bazı toplumlarda Protestanlık ve püritanizmin etkisiyle lüks yaşama geçme, aşırı harcamalar yapma engellenmiş ve daha geç dönemlerde gerçekleşmeye başlamıştır. Püritanizm, elde edilen kazancın lüks tüketimde kullanılması yerine işleri geliştirmek için tekrar yatırım aracı olarak kullanılmasını teşvik eder.

Robert Bocock (1997) tüketim konusuna dair eserinde tüketim algısındaki dönüşümleri ve kitlesel tüketimin ortaya çıkışı ile etkilerini öz bir biçimde ele almıştır. Buna göre, İngiliz püritanizmi başlarda uzun süre, daha katı olarak gösterişten ve canlı renklerden uzak durmayı gerektiren çileci değerleri içermekteydi. O dönemde Fransa, İtalya, İspanya gibi protestanlık ve püritanizmden daha az etkilenmiş olan ülkeler, İngilizlerin müsriflik ve lüks olarak gördüğü aşırı harcamaları teşvik eden kültürel değerleri benimsemekteydiler. 1700-1750’lerde kanalların ve yolların gelişmesi, 18. yy ortalarında bölgesel medya organlarında reklamcılığın başlaması gibi gelişmeler sonrasında insanlar hem kendilerini hem de yaşam alanlarını daha güzel ve gösterişli kılabilecek ürünlerin çeşitliliğinin farkına varmaya başlamışlardır. Veblen ve Simmel gibi isimlerin ciddi çalışmalar yürüttüğü Alman toplumunda gerçekleşen tüketim alanındaki değişimlerin merkezinde ise tüm tüketim ürünlerine bir arada ulaşılabilen büyük marketlerin açılmaya başlaması ve şehir hayatının etkisi olduğu savunulmaktadır. Şehir yaşamı hem bir gruba ait özellikleri hem de bireylerin kişisel farklılıklarını ve tercihlerini yansıtan bir biçimde tüketim ihtiyacını arttırmıştır. 20. yy’ın hemen ilk yıllarında Amerika’da ise benzer mallardan oluşan büyük bir toplu pazarın geniş kitleli tüketicileri olmasını hedefleyen “Fordizm” hareketi ile toplu üretim ve toplu tüketim yükselişi başlamış oldu. Amerikada erken dönemde başlayan toplu tüketim hareketi, Avrupa’da ise 20. yyortalarından sonra gerçekleşmeye başlamış ve önce İngiltere’de daha sonra ise Batı Avrupa’nın kalanında kitlesel tüketim yaygınlık kazanmıştır. Artık 20. yy’ın ikinci yarısından sonra Batı toplumlarında, Japonya’da ve Güneydoğu Asya’nın diğer bölgelerinde, mal ve hizmet gittikçe daha büyük gruplar için ulaşılabilir hale gelmiştir. Türkiye’de ise, “Marshall yardımları”, köyden kente ve yurtiçinden yurtdışına göçler, 1980’de “24 Ocak Kararları” sonucundaki liberallaşme politikaları ülkede yabancı yatırımların yaygınlık kazanması sonucu ve batılı pek çok ürünün bilinir ve ulaşılır hale gelmesi gibi sosyo-ekonomik gelişmeler sonucu kitlesel tüketime geçildiği söylenebilir.

Zamanla tüm dünyada tüketim algısında bir değişim yaşanmaya başlamıştır ve insanların alım güçleri de giderek arttıkça bir “tüketim devrimi”nin yaşandığı ve “kitlesel tüketim”in hakim olduğu görülmüştür. Böylece, kitlesel tüketimin yaygınlaşmasıyla, süreç içerisinde sosyal sınıflar oluşmaya ve bu sınıflar arasında tüketim farklılıkları yaşanmaya başlamıştır. Bu değişimler zamanla kimlik oluşumunu etkileyerek bir yandan bireyciliği pekiştirirken bir yandan da belli bir gruba ait olma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Refahın artması, alım gücünün yükselmesi, insanların giderek ihtiyaçlar ekseninde harcama yapmaktan uzaklaşarak lüks için harcamalar yapması ve burjuvalaşma, kitlesel zevkleri ve kitlesel bir popüler kültür oluşumunu meydana getirmiştir.

Gittikçe dış görünüm, stil sahibi olma hatta bireylerin fiziksel görünümü benliğin, kişiliğin bir yansıması olarak görülmeye başlamıştır. Bu yüzden sadece fiziki görünümün iyileştirilmesi için tüketmekle yetinilmemekte; bir gruba ait olabilmek için fikirler, inançlar ve imgeler de tüketilmektedir. Nitekim “Tüketim materyalist bir süreç değil idealist bir süreçtir” diyerek Baudrillard da tüketilen şeylerin yalnızca nesneler olmadığını; düşüncelerin de tüketilmesini ifade ettiğini savunur. Ona göre tüketim böyle idealist bir pratik olduğundan bir sonu bulunmamakta ya da herhangi bir fiziksel tatmin hissi oluşması mümkün olmamaktadır.

Müslüman toplumlar olmamıza rağmen ve İslami ilkelere riayet ederek yaşamamız gerekirken modern kapitalizmin ortaya çıkardığı sekülerizm içinde yaşamanın ve insanları etkisi altına almayı fazlasıyla gerçekleştiren reklamların etkisiyle sürekli olarak tüketim mallarını ve daha fazla tüketmeyi arzulamak neredeyse yaşam felsefemiz haline gelmiştir.

Maalesef artık günümüzde refaha ulaşma algısı, pek çoğumuz için, çok tüketebilmekle özdeşleşmiş hale gelmiştir. Daha fazla ve sürekli istek-ihtiyaç yaratma ve aşırı tüketim, zamanla insanları fıtratlarına yabancılaştırmıştır, diğer yandan kaynakların kötü kullanımına ve büyük bir israfa yol açmaktadır. Oysa Müslümanların israf içinde değil iktisad üzere bir yaşam tarzı içinde olmaları öğütlenmiştir. Çünkü İslâm’da hiçbir şekilde aşırılık sevilmemiş ve uygun görülmemiştir.

İktisad “i’tidâlli, orta yollu davranma” anlamına gelir. Fahreddin er-Râzî (ö.606/1210) “İktisadın sözlük manası, bir işte aşırıya kaçmadan ve eksik de bırakmadan itidalli davranmaktır” şeklinde açıklamıştır. İsraf ise “aşırıya gitmek” anlamına gelir ve ‘i’tidalli ve orta yollu olma’ demek olan iktisadın tam da zıttı bir anlama sahiptir. Sözlükte “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” olarak karşılık bulan israf, bugün anlaşıldığı gibi sadece maddi konuları kapsayan dar bir anlama sahip değildir. İsraf konusunu ele almış pek çok kaynakta karşılaşılacağı üzere çok geniş bir kapsama sahip olarak israf, inançta, kültürde, davranışlarda, duygularda, eşyanın kullanımında ve harcamalarda her türlü aşırılığa karşılık gelmektedir. Cengiz Kallek tarafından kaleme

alınan TDV “israf ” maddesinde, Kur’an-ı Kerim’de de israf kelimesinin temelde 4 farklı anlamda kullanıldığı ifade edilmiştir. Bunlar; tevhid inancından ayrılmak (Araf, 81; Yunus, 83), günahlara aşırı boğularak meşru sınırların çok ötesine gitmek (Zümer, 53), helâl şeylerin haram sayılması ya da suçsuz bir kişinin haksızlıkla öldürülmesi gibi dini hükümlere karşı gelme/değiştirme (İsra, 33) ve son olarak kişinin kendisine ait mal varlığını gereksiz yere harcama (Nisa, 6; Furkan 67) şeklinde ifade edilmiştir. Burada da görüldüğü gibi İslam, israfı bugün yaygın olarak anladığımız gibi sadece maddi alanlarla sınırlı biçimde değil çok geniş bir kapsamda ele almıştır. Bu anlayış ile hareket edersek özel mülkiyetin de tamamen sınırsız ve bağımsız olmadığını; özel mülk olan varlıklarımızı dahi israf edemeyeceğimiz sonucunu çıkarmak zor olmayacaktır.

Diğer yandan sürekli daha fazla harcama yapmanın ve aşırı tüketimin, mutluluk getirdiği ya da topyekun toplum olarak refaha ulaştırdığı hiçbir çalışma sonucunda görülmemektedir. Aksine insanların harcama yaptıkça, giderek tüketimin bir parçası haline geldikçe bir doyuma ulaşamadıkları, daha mutsuz oldukları ampirik çalışmaların sonuçlarında ve günlük yaşam tecrübelerinde rahatlıkla görülebilmektedir.

Yapılan çalışmalarda görüldüğü üzere, İslam’da kazanç katmanlarına göre bir tüketim modeli öğütlenmektedir. Bunun için makasıd-ı şeriada yer alan sınıflamadan yararlanılmaktadır: zaruretler, ihtiyaçlar ve izin verilenler. Bazı İslam İktisadı araştırmacıları bu sınıflar üzerine çalışmalar yapmışlar ve neyin ihtiyaç neyin israf olduğuna dair bazı kıstaslar ortaya koymaya çalışmışlardır. Burada bunlara detaylı bir şekilde yer vermek mümkün olmayacaktır. Ancak Müslüman tüketim modelinde temel amaç, yeniden dağılımın en âdil şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak; israfı ve tüm bir topluma ait olan kaynakların bazı tekeller elinde kötü kullanımını engellemek; toplum içinde ve özellikle yakın akraba arasında maddi gelir ve refah düzeyi olarak aşırı uçların oluşmasına izin vermemek şeklinde özetlenebilir.

Fakat seküler tüketim toplumlarında amaç, sanki önce insanların giderek daha memnuniyetsiz, daha doyumsuz, daha mutsuz olmalarını sağlamak; sonra bu sayede onlara içine düştükleri hislerden kurtulmanın yolunu yeni ürünleri tüketmek ve modayı takip etmek olarak sunmak gibidir.Bunun bir sonucu olarak, eşyanın, verili değerlerin, insanın, yeryüzünün ve toprağın kıymetini bilen insanların, eşyaları sonuna kadar kullanıp maksimum verimi alma anlayışından uzaklaşıldığı ve al-kullan-at anlayışının hakim olduğusöylenebilir. Diğer yandan Veblen’in gösterişçi tüketim ahlak anlayışının yıllar içerisindeki bir getirisi olarak bugün alışveriş merkezleri ortaya çıkmış ve bazı insanlar kendilerini daha iyi, daha zengin ve daha gösterişli göstermek için tüketim yarışı içinde kaybolmaya başlamışlardır. Bugün artık tüketim, çoğu insan için –daha çok kentlerde yaşayanlar vazgeçilmez bir rutin ve bir yaşam felsefesi haline gelmiştir. Özellikle metropollerde yaşayan pek çok insan “tüketmezsem yaşamıyorumdur” çarpık algısı içine düşebilmektedir.

Bu çarpık algı düzeltilmeden ihtiyaç-israf dengesindeki eksen kaymasının düzeltilmesi pek mümkün olamayacaktır. Bu algının düzeltilmesi için öncelikle, küçük yaşgruplarından ileri yaş gruplarına kadar tüm kamunun bilinçlendirilmesi gereklidir. Bunun dışında bu alana dair akademik araştırmalar ve ampirik çalışmalar çoğaltılabilir ve karar alıcılara tüketimle ilgili işlevsel iktisat politikaları sunulabilir. İktisad üzere harcamalar yapan, lüks tüketime kaçmayan kişi ya da kurumlara teşvikler getirilebilir. Lüks tüketimde bulunan kişi ya da kurumların vergilerinin takibin sıkı tutulması, iltimasların yapılmaması oldukça önemlidir. Kişi ya da kurumların dernek ve vakıflara sosyal yardımlarına teşvikte bulunulabilir birtakım iş kolaylıkları sunulabilir. Lüks tüketimden ve kaynakların aşırı kullanımından kaynaklanan dezavantajlar, ekolojik problemler, ülkenin içinde bulunduğu durum istatistiki verilerle ortaya konarak somut bir tablo çizilebilir.

 

ESMA VATANDAŞ

Maruf Vakfı Araştırmacısı